|

Mehmet Akif Ersoy,
(d. Mehmet Ragif, 20 Aralık 1873,
İstanbul - ö. 27 Aralık
1936,
İstanbul), baba
tarafından
Arnavut, anne tarafından
Özbek
asıllı Türk[1]
olan Cumhuriyet Dönemi
şairi,
düşünür,
veteriner hekim,
öğretmen,
vaiz,
hafız,
Kur'an mütercimi,yüzücü,
milletvekili.
Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal marşı
olan
İstiklâl Marşı'nın
güftekârıdır. "Vatan şairi" ve "milli şair"
unvanları ile anılır. Çanakkale Destanı,
Bülbül en önemli eserlerindendir.
II.
Meşrutiyet döneminden
itibaren
Sırat-ı Müstakim (daha
sonraki adıyla
Sebil'ür-Reşad )
dergisinin başyazarlığını yapmıştır.
Kurtuluş Savaşı
sırasında milletvekili olarak
1.
TBMM'de yer almış,
İstiklal Madalyası
sahibi bir vatanseverdir. Mehmet Âkif, son yıllarını
Mısır'da
Türkçe dersleri vererek ve
Kur'an'ın
Türkçeye çevrilmesi konuları ile uğraşarak geçirdi. Çevirdiği
nüshayı yaktığı söylenir.
Yaşamı
Mehmet Âkif Ersoy, 1873 yılının aralık
ayında
İstanbul'da,
Fatih
ilçesinin Karagümrük semtinde Sarıgüzel mahallesinde dünyaya
geldi. Nüfusa kaydı, babasının doğumundan sonra imamlık yaptığı
ve Âkif'in ilk çocukluk yıllarını geçirdiği
Çanakkale'nin
Bayramiç ilçesinde
yapıldığı için nüfüs kağıdında doğum yeri Bayramiç olarak
görünür[2].
Annesi
Buhara'dan
Anadolu'ya geçmiş bir ailenin kızı olan Emine Şerif Hanım;
babası ise
Kosova'nın
İpek
kenti doğumlu,
Fatih
Camii medrese
hocalarından
Mehmet
Tahir Efendi'dir. Mehmet
Tahir Efendi, ona doğum tarihini belirten "Ragif" adını verdi.
Babası vefatına kadar Ragif adını kullansa da bu isim yaygın
olmadığı için arkadaşları ve annesi ona "Âkif" ismiyle seslendi,
zamanla bu ismi benimsedi[3].
Çocukluğunun büyük bölümü annesinin Fatih, Sarıgüzel'deki evinde
geçti. Kendisinden küçük, Nuriye adında bir kızkardeşi vardır.
Öğrenim Yılları
İlk öğrenimine Fatih'te Emir Buhari
Mahalle Mektebi’nde o zamanların adeti gereği 4 yıl, 4 ay, 4
günlükken başladı. 2 yıl sonra iptidaii (ilkokul) bölümüne geçti
ve babasından Arapça öğrenmeye başladı. Ortaöğrenimine Fatih
Merkez Rüştiyesi’nde başladı (1882). Bir yandan da Fatih
Camii'nde Farsça derslerini takip etti. Dil derslerine büyük
ilgi duyan Mehmet Âkif, rüştiyedeki eğitimi boyunca Türkçe,
Arapça,
Farsça
ve
Fransızcada hep birinci
oldu. Bu okulda onu en çok etkileyen kişi, dönemin
"hürriyetperver" aydınlarından birisi olan Türkçe öğretmeni
Hersekli Hoca Kadri Efendi idi.
Rüştiyeyi bitirdikten sonra annesi
medrese öğrenimi görmesini istiyordu ancak babasının desteği
sonucu 1885'te dönemin gözde okullarından Mülkiye İdadisi’ne
kaydoldu. 1888’de okulun yüksek kısmına devam etmekte iken
babasını kaybetmesi ve ertesi yıl büyük Fatih yangınında
evlerinin yanması aileyi yoksulluğa düşürdü. Babasının öğrencisi
Mustafa Sıtkı aynı arsa üzerine küçük bir ev yaptı, aile bu eve
yerleşti. Artık bir an önce meslek sahibi olmak ve yatılı okulda
okumak isteyen Mehmet Âkif,
Mülkiye İdadisi’ni
bıraktı. O yıllarda yeni açılan ve ilk sivil veteriner
yüksekokulu olan
Ziraat
ve Baytar Mektebi'ne
(Tarım ve Veterinerlik Okulu)
kaydoldu[4].
Dört yıllık bir okul olan Baytar
Mektebi'nde bakteriyoloji öğretmeni
Rıfat
Hüsamettin Paşa pozitif
bilim sevgisi kazanmasında etkili oldu[5].
Okul yıllarında spora büyük ilgi gösterdi; mahalle arkadaşı
Kıyıcı Osman Pehlivan'dan güreş öğrendi; başta güreş ve
yüzücülük olmak üzere uzun yürüyüş, koşma ve gülle atma
yarışlarına katıldı; şiire olan ilgisi okulun son iki yılında
yoğunlaştı. Mektebin baytarlık bölümünü 1893 yılında
birincilikle bitirdi.
Mezuniyetinden sonra Mehmet Âkif,
Fransızcası'nı geliştirdi. 6 ay içinde Kur'an'ı ezberleyerek
hâfız
oldu. Hazine-i Fünun Dergisinde 1893 ve 1894’te birer gazeli,
1895’te ise Mektep Mecmuası’nda "Kur'an'a Hitab", adlı şiiri
yayınlandı, memuriyet hayatına başladı.

Memurluk Hayatı
Okulu bitirdikten hemen sonra Ziraat
Bakanlığı’nda (Orman ve Maadin ve Ziraat Nezareti) memur olan
Mehmet Âkif, memuriyet hayatını 1893–1913 yılları arasında
sürdürdü. Bakanlıktaki ilk görevi veteriner müfettiş
yardımcılığı idi. Görev merkezi İstanbul idi ancak memuriyetinin
ilk dört yılında teftiş için Rumeli, Anadolu, Arnavutluk ve
Arabistan'da bulundu. Bu sayede halkla yakın temas halinde olma
imkânı buldu. Bir seyahati sırasında babasının doğum yeri olan
İpek
Kasabası'na gidip
amcalarıyla tanıştı. 1898 yılında Tophane-i Âmire veznedârı
Mehmet Emin Beyin kızı İsmet Hanım’la evlendi; bu
evlilikten Cemile, Feride, Suadi,
İbrahim Naim, Emin, Tahir adlı çocukları
dünyaya geldi.
Mehmet Âkif, edebiyata olan ilgisini
şiir yazarak ve edebiyat öğretmenliği yaparak sürdürdü. Resimli
Gazete’de
Servet-i Fünun Dergisi'nde
şiirleri ve yazıları yayımlandı. İstanbul’da bulunduğu sırada
bakanlıktaki görevinin yanı sıra önce Halkalı Ziraat ve Baytar
Mektebi (1906)'nde kompozisyon (kitabet-i resmiye), sonra
Çiftçilik Makinist Mektebi'nde (1907) Türkçe dersleri vermek
üzere öğretmen olarak atandı.
II.
Meşrutiyet
II.
Meşrutiyet ilan
edildiğinde Mehmet Âkif, Umur-ı Baytariye Dairesi Müdür Muavini
idi. Meşrutiyet'in ilanından 10 gün sonra arkadaşı rasathane
müdürü
Fatin
Hoca onu, on bir
arkadaşı ile birlikte
İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne
üye yaptı. Ancak Mehmet Âkif, üyeliğe girerken edilen yeminde
yer alan "Cemiyetin bütün emirlerine, bilâkayd ü şart
(kayıtsız şartsız) itaat edeceğim" cümlesinde geçen
"kayıtsız şartsız" ifadesine karşı çıkmış, "sadece iyi ve
doğru olanlarına'" şeklinde yemini değiştirtmişti[6].
Cemiyetin Şehzadebaşı İlmiye Mahfelinde Arap Edebiyatı dersleri
veren Âkif, Kasım 1908’de, Umur-i Baytariye Müdür Muavinliği
görevini sürdürürken
Darülfünun’da Edebiyat-i
Osmaniye dersleri vermeye başladı.
II. Meşrutiyet’in Âkif'in hayatında en
büyük etkisi, meşrutiyetle birlikte yayın dünyasına adım atması
olmuştu. Daha önce bazı şiirleri ve yazıları bir kaç gazetede
yayımladıysa da eser yayımlamaya uzun süredir ara vermişti.
Meşrutiyetin ilanından sonra, arkadaşı
Eşref
Edip ve
Ebül’ula Mardin ‘in
çıkardığı ve ilk sayısı 27 Ağustos 1908'de yayımlanan
Sırat-ı Müstakim
dergisinin başyazarı oldu. İlk sayıda Fatih Camii şiiri
yayımlandı. Ebül'ula Mardin ayrıldıktan sonra dergi, 8 Mart
1912'den itibaren
Sebil'ür-Reşad adıyla
çıkmaya devam etti. Âkif'in hemen hemen bütün şiir ve yazıları
bu iki dergide yayımlandı. Gerek dergilerdeki yazılarında,
gerekse İstanbul camilerinde verdiği vaazlarda Mısırlı bilgin
Muhammed Abduh'un
etkisiyle benimsediği İslam Birliği görüşünü yaymaya çalıştı.
1910 yılında gerçekleşen Arnavutluk
İsyanı onu çok üzmüş ve arkasından gelecek kötü olayları
sezmişti. Balkanlar'da artan düşmanlık duygularını ve
doğabilecek isyanları önlemek için bir şeyler yapma arzusu duydu
ancak
Balkan
Savaşı ile hüsrana
uğradı. 1914’ün başında iki aylık bir seyahate çıkarak
Mısır
ve
Medine'de
bulundu. Mısır seyahati hatıralarını "El Uksur'da" adlı
şiirinde anlattı.
1913’te kurulan
Müdafaa-i Milliye Cemiyeti'nin
halkı edebiyat yoluyla aydınlatma amacı güden neşriyat şubesinde
Recaizade Ekrem,
Abdülhak Hamid,
Süleyman Nazif,
Cenap
Şahabettin ile beraber
çalıştı. 2 Şubat 1913 günü
Bayezid Camisi
kürsüsünde, 7 Şubat 1913 günü
Fatih
Camisi kürsüsünde
konuşarak halkı vatanı savunmaya çağırdı.

TEŞKİLAT-I MAHSUSA
Balkan Savaşı'ndan sonra, ilk olarak
Umur-i Baytariye görevinden (1913), sonra yayınlarının hükümetle
uygun düşmemesi nedeniyle aldığı ikaz üzerine Darülfünun
müderrisliği görevinden (1914) ayrıldı. Yalnızca Halkalı Ziraat
ve Baytar Mektebi'ndeki görevine devam etti. Harbiye Nezareti’ne
bağlı
Teşkilat-ı Mahsusa'dan
gelen teklif üzerine İslam birliği kurma gayesi güden Almanya’ya
(Berlin’e
) Tunuslu Şeyh Salih Şerif ile birlikte gitti. (1914).
İngilizlerle birlikte Osmanlı'ya karşı savaşırken Almanlar'a
esir düşmüş Müslümanların kamplarında incelemelerde bulundu ve
farkında olmadan Osmanlı’ya karşı savaşan bu Müslüman esirleri
aydınlatmaya çalıştı. Fransız ordusundaki Müslümanlara yönelik
yazdığı Arapça beyannameler cephelere uçaklardan atıldı.
Almanya’da iken yazdığı Berlin Hatıraları adlı şiirini
dönünce Sebilürreşad’da yayınladı.
İstanbul'a döndükten sonra 1916
başlarında Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Arabistan'a gönderildi.
Görevi, bu topraklardaki Arapları Osmanlı'ya karşı kışkırtan
İngiliz propogandası ile mücadele etmek için "karşı propaganda"
yapmaktı. Mehmet Âkif, Berlin'deyken heyecanla
Çanakkale Savaşı ile
ilgili haberleri takip etmişti. On dört ay süren savaşın zaferle
sonuçlandığı haberini Arabistan'da iken aldı. Bu haber
karşısında büyük coşku duydu ve
Çanakkale Destanı'nı
kaleme aldı. Arabistan dönüşünde iki ay
Lübnan'da
kalan Mehmet Âkif, "Necid Çölleri'nden Medine'ye"
şiirinde bu seyahatini anlattı...
DAR-ÜL HİKMET-İL
İSLAMİYE CEMİYET
Lübnan’da yaşayan Mekke Emiri Şerif Ali
Haydar Paşa’nın daveti ile 1918’de bu ülkeye giden Âkif,
Lübnan’da iken Şeyhülislamlığa bağlı
Dâr-ül
Hikmet-il İslâmiye Cemiyeti
başkatipliğine atandı.
Ahmet
Cevdet,
Mustafa Sabri,
Bediüzzaman Said Nursi
gibi isimlerin kurduğu ve Osmanlı Devleti ile diğer İslam
ülkelerinde çıkacak dini meseleleri halletmek, İslam aleyhindeki
gelişmelere yanıt vermek amacıyla kurulan bu örgütte çalışırken
bir yandan da
Said
Halim Paşa'nın “İslamlaşmak”
adlı eserini Fransızcadan Türkçeye çevirdi.
Bu dönemde Anadolu toprakları işgale
uğramış; Türk halkı
Kurtuluş Savaşı 'nı
başlatarak direnişe geçmişti. Bu harekete katılmak isteyen Âkif,
Balıkesir'e giderek 6
Şubat 1920 günü
Zağnos
Paşa Camii'nde çok
heyecanlı bir hutbe verdi. Halkın beklenmedik ilgisi karşısında
daha birçok yerde hutbe verdi, konuşmalar yaptı ve İstanbul'a
döndü. Bu arada Sebilürreşad idarehanesi, Millî Mücadele’ye
katılmak için Anadolu’ya geçmiş olanlarla İstanbul’daki
yakınlarının gizli haberleşme merkezi hâline gelmişti. Âkif,
Kurtuluş Savaşı’nı desteklemesi nedeniyle 1920'de Dâr ül-Hikmet
il-İslâmiye Cemiyeti'ndeki görevlerinden azledildi.

Millî Mücadele'ye Katılması
İstanbul'da rahat hareket etme olanağı
kalmayan Mehmet Âkif, görevinden azledilmeden az önce oğlu
Emin'i yanına alarak Anadolu’ya geçti. Sebil'ür-Reşad’ı
Ankara’da çıkarması için
Mustafa Kemâl Paşa'dan
davet gelmişti.
TBMM'nin
açılışının ertesi günü olan 24 Nisan 1920 günü
Ankara'ya
vardı. Millî mücadeleye şair, hatip, seyyah, gazeteci, siyasetçi
olarak katıldı. Ankara'ya varışından bir süre sonra ailesini de
yanına aldırdı.
Ankara’ya geldiği günlerde, Mustafa
Kemâl Paşa Konya vali vekiline telgraf göndererek Âkif’in
Burdur
milletvekili seçilmesini sağlamasını istemişti. Haziran ayında
Burdur’dan, Temmuz ayında ise
Biga’dan
mebus seçildiği haberi meclise ulaştı. Âkif, Burdur mebusluğunu
tercih etti. Böylece 1920-23 yılları arasında vekil olarak
I.
TBMM’de yer aldı. Meclis
kayıtlarında adı "Burdur milletvekili ve İslam şairi"
olarak geçmektedir[7].
Ankara'ya varır varmaz ona verilen ilk
görev,
Konya
Ayaklanması’nı önlemek
için halka öğütler vermek üzere Konya’ya gitmekti, büyük
gayretine rağmen Konya’da kesin bir sonuca ulaşamadı ve
Kastamonu’ya geçti.
Halkı düşmana direnişe teşvik için 1920 yılının Kasım ayında
Kastamonu’daki Nasrullah Camisi'nde verdiği ateşli vaaz,
Diyarbakır’da basıldı ve
tüm vilayetlere ve cephelere dağıtıldı.
Âkif, Anadolu'ya geçerken Eşref Edip'e
de arkasından gelmesini söylemişti. Eşref Edip, Sebil'ür-Reşad
Dergisi'nin klişesini de alıp İstanbul'dan ayrıldı[8].
Son olarak 6 Mayıs 1921 günü derginin 463. sayısını
yayımlamışlardı. Âkif derginin 464-466. sayılarını Eşref Ediple
beraber Kastamonu'da yayımladı, 464. sayı o kadar ilgi gördü ki
birkaç kere basılıp Anadolu'ya ve askere dağıtıldı. 467. sayıdan
itibaren yayıma Ankara'da devam ettiler. Derginin etkisi o kadar
büyüktü ki, yaydığı yoğun duyguların hâkimiyetindeki Türk
halkları etkilenmesinden korkan Rusya, gazetenin ülkeye girişini
yasakladı[9].
1921'de Ankara'da
Taceddin Dergahı'na
yerleşen Mehmet Âkif, Burdur milletvekili olarak meclisteki
görevine devam etmekteydi. O dönemde Yunanlıların Ankara'ya
ilerleyişi karşısında meclisi
Kayseri'ye taşımak için
hazırlık vardı. Bunun bir dağılmaya yol açacağını düşünen Mehmet
Âkif, Ankara'da kalınmasını, Sakarya'da yeni bir savunma hattı
kurulmasını önerdi; teklifi tartışılıp kabul edildi.
İSTİKLAL MARŞI'NIN YAZILMASI

Osmanlı'da kullanılan Arap
alfabesiyle yazılmış İstiklal Marşı
Aynı dönemde Millî Eğitim Bakanı
Hamdullah Suphi Bey'in
ricası üzerine arkadaşı
Hasan
Basri Bey kendisini
ulusal marş yarışmasına katılmaya ikna etti. Konulan 500liralık
ödül nedeniyle başlangıçta katılmayı reddettiği bu yarışmaya, o
güne kadar gönderilen şiirlerin hiç biri yeterli bulunmamıştı ve
en güzel şiiri Mehmet Âkif'in yazacağı kanısı mecliste hâkimdi.
Mehmet Âkif'in yarışmaya katılmayı kabul etmesi üzerine kimi
şairler şiirlerini yarışmadan çektiler. Şairin orduya ithaf
ettiği
İstiklâl Marşı,
17
Şubat günü
Sırat-ı Müstakim ve
Hâkimiyet-i Milliye'de
yayımlandı. Hamdullah Suphi Bey tarafından mecliste okunup
ayakta dinlendikten sonra
12
Mart
1921
Cumartesi günü saat 17:45'te ulusal marş olarak kabul edildi.
Âkif, ödül olarak verilen 500lirayı
Hilal-i Ahmer
bünyesinde, kadın ve çocuklara iş öğreten ve cepheye elbise
diken Dar’ül Mesai vakfına bağışladı[10].
MISIR YILLARI VE KURAN TEFSİRİ
İstiklâl Madalyası ile
ödüllendirilen Mehmet Âkif, 1923 yılında Ankara'dan İstanbul’a
döndü.
Abbas
Halim Paşa'nın daveti
üzerine kışı geçirmek için
Mısır'a
gitti. Gitmeden önce
Kur'an'ı
Türkçeye tercüme etmek için Diyanet İşleri ile anlaşma imzaladı.
Kendisine teklif edilen bu görevi başlangıçta reddetmişti çünkü
kendi eserlerini yazmak, milli mücadele destanını yaratmak
istiyordu ancak bu çeviriyi yapabilecek tek adam olarak
görüldüğünden kabul etmesi için çok yoğun ısrar vardı ve kabul
etmek zorunda kaldı. Bir kaç sene yazları İstanbul'da, kışları
Mısır'da geçirdi. (Türkiye'de gerçekleşen devrimleri kendi
inançlarına ve ülküsüne aykırı gördüğü söylentileri vardır.)
1926 kışından sonra
Mısır’dan
dönmedi.
Kahire
yakınlarındaki Hilvan'a yerleşti. Burada adeta inzivaya
çekilerek Kur'an tercümesi üzerinde çalışmayı sürdürdü ancak 6-7
sene üzerinde çalıştıktan sonra sonuçtan memnun kalmadı ve bu
sorumluluktan kurtulmak istedi. Sonunda 1932’de mukaveleyi fesh
etti. Diyanet İşleri Başkanlığı hem tercüme hem yorumlama işini
Elmalılı Hamdi Efendi'ye
verdi. Âkif, kendi yazdıklarını dostu Yozgatlı İhsan'a teslim
etti ve ölür de gelmezse yakmasını nasihat etti. Mehmet Âkif,
Mısır yıllarında Kuran çevirisinin yanı sıra Türkçe dersleri
vermekle meşgul olmuştu. Kahire'deki “Câmi-ül Mısriyye" adlı
üniversitede Türk Dili ve Edebiyatı dersleri verdi (1925-1936).

TÜRKİYE'YE DÖNÜŞÜ VE
VEFATI
Siroz hastalığına tutulunca hava
değişikliği iyi gelir düşüncesiyle önce Lübnan’a, sonra
Antakya’ya gitti fakat Mısır’a hasta olarak döndü. 17 Haziran
1936’da tedavi için İstanbul’a döndü. 27 Aralık 1936 tarihinde
İstanbul’da, Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’nda hayatını
kaybetti. Edirnekapı Mezarlığı’na gömüldü. Cenazesine resmi bir
katılım olmadı ancak büyük bir üniversiteli genç topluluk
katıldı. Mezarı iki yıl sonra, üniversiteli gençler tarafından
yaptırıldı; 1960’ta yol inşaatı nedeniyle kabri
Edirnekapı Şehitliği'ne
nakledildi. Mezarlıkta
Süleyman Nazif ve
arkadaşı Ahmet Naim Bey'in arasında yatmaktadır.
EDEBİ HAYATI
Mehmet Âkif, şiir yazmaya Baytar
Mektebi'nde öğrenci olduğu yıllarda başladı. Yayımlanan ilk
şiiri Kur'an'a Hitap başlığını taşır. 1908'den itibaren aruz
ölçüsü kullanarak manzum hikâyeler yazdı. Hikâyelerinde halkın
dert ve sıkıntılarını anlattı. Balkan Savaşı yıllarından
itibaren destansı şiirler yazmaya başladı. İlk büyük destanı,
“Çanakkale Şehitleri'ne“ başlıklı şiiridir. İkinci büyük destanı
ise Bursa'nın işgali üzerine yazdığı “Bülbül“ adlı şiiridir.
Üçüncü olarak da İstiklâl Marşı'nı yazarak İstiklâl Savaşı'nı
anlatmıştır. "Sanat sanat içindir" görüşüne karşı çıkan Mehmet
Âkif, dinî yönü ağırlıkta bir edebiyat tarzı benimsemişti.
Edebiyat dili olarak
Millî
Edebiyat akımına karşı
çıktı ve edebiyatta batılılaşma konusunda
Tevfik
Fikret ile çatışmıştır.
ESERLERİ
Şairin
Safahat adı altında
toplanan şiirleri 7 kitaptan oluşmuştur. Şair,
İstiklâl Marşı'nı
Safahat'a koymamıştır. Nedenini ise şöyle açıklar: "Çünkü ben
onu milletimin kalbine gömdüm".

- Kitap:
Safahat (1911) - 44
manzume içerir. Siyasal olaylar, mistik duygular, dünyevi
görevlerden bahsedilir.
- Kitap:
Süleymaniye Kürsüsünde
(1912) - Süleymaniye Camisi'ne giden iki kişinin söyleşileri
ile başlar, kürsüde Seyyah Abdürreşit İbrahim'in
konuşturulduğu uzun bir bölümle devam eder.
- Kitap:
Hakkın Sesleri
(1913) - Topluma İslami mesajı yaymaya çalışan on
manzumedir. Ateizme, ırkçılığa, umutsuzluğa çatılmaktadır.
- Kitap:
Fatih Kürsüsünde
(1914) - Fatih Camisi'ne giden iki kişinin söyleşileri ile
başlar, vaizin uzun konuşması ile devam eder. Tembellik,
irtica (gericilik), batı taklitçiliği eleştirilir.
- Kitap:
Hatıralar (1917) -
Âkif'in gezdiği yerdeki izlenimleri ve toplumsal felaketler
karşısında Allah'a yakarışını içerir.
- Kitap:
Asım (1924) -
Hocazade ile Köse İmam arasındaki konuşmalar şeklinde
tasarlanmış tek parça eserdir. Eğitim-öğretim, ırkçılık,
savaş vurgunculuğu, batıcılık, gibi pek çok konudan
bahseder.
- Kitap:
Gölgesada (1933) -
1918-1933 arasında yazılmış 41 adet manzumeyi içerir.
Herbiri, yazıldıkları dönemin izlerini taşır. Üç tanesi ayet
yorumu şeklindedir.
- Kitap: Safahat (Toplu Basım) (ilki
1943) - 6 Safahatı'ı bir araya getirir. 1943'teki toplu
basımının sonuna Âkif'in hayattayken basılmamış şiirlerini
içeren Damadı Ömer Rıza Doğrul tarafından bir araya
getirilmiş 16 manzumeden ibaret Son Safahat başlıklı bölüm
eklenmiştir.
|