Bir karnenin
iyi veya kötü olması neye göre değerlendirilir? Bu
değerlendirme öncelikle, karnede kaç kırık, kaç geçer not
olduğuna bakılarak yapılır Diğer bütün performanslar gibi
karnedeki duruma bakarak bir öğrenciyi, bir insanı
değerlendirmek, yani sadece sonuçtan yola çıkarak bir yargıya
varmak anne-babaları yanlış noktalara götürebilir. Karne
bir sonuçtur ve bir anlamı vardır, önemli olan bu sonuca götüren
süreci iyi değerlendirmektir. Anne-babaların dikkat etmesi
gereken konuların başında çocuğun bireysel özellikleri, genel
kapasitesi ve güçlü olduğu alanlar gelmelidir. Artık sadece
bir tek “zekâ” veya “yetenek” olmadığını biliyoruz. Bu nedenle,
çocuk, örneğin matematik dersinde zorlanmakta ise onun yeterince
akıllı olmadığını düşünmek hatadır. Bir çocuğun sözel veya
sayısal alanlara, müziğe, spora ya da doğa bilimlerine karşı bir
eğilimi olabilir. Ancak okul ortamı içinde kendisinden çok
çeşitli alanlarda eşit derecede başarılı olması beklenir.Çok
az kimse birçok değişik alana eşit derecede ilgi duyabilir,
dolayısıyla da bazı alanlara doğası gereği kendini daha yakın
hisseder, diğerlerini de mecbur olduğu için öğrenir. Ailelerin
fark etmesi gereken çocuğun çok da yatkınlığı ya da merakı
olmadığı halde, bir konuda bir şeyler öğrenme konusunda ne
kadar çaba gösterdiğidir. Çocuk o dersi önemser ve anlamak
için elinden geleni yaparsa, çaba gösterirse artık getirdiği
karne notunun pek de önemi kalmaz.
Karneyi
değerlendirirken dikkat edilmesi gereken ikinci alan, çocuğun
yer aldığı aile ortamıdır. Çocuğun bireysel
özelliklerinin yanında, içinde yetiştiği aile ortamının da
çocuğun çalışma alışkanlıkları, okulu önemsemesi,
sorumluluklarını bilmesi ve yerine getirmesi üzerinde büyük
etkisi vardır. Bütün aile bireyleri, boş zamanlarını
televizyon karşısında geçirirken, çocuğun odasında ders
çalışmasını ya da kitap okumasını beklemek çok da gerçekçi
olmaz. Okumak, öğrenmek, yeni bilgiler edinmek, aile içinde
eğlenceli, keyifli bir iş olarak ele alındığında, çocuk da
bu faaliyetleri bir mecburiyet olarak görmemeye başlar, bu da
onun öğrenme isteğini ve dolayısıyla da okul başarısını
arttırır. Genellikle yapılan, çocuk okula başlayana kadar
ondan hiçbir şey talep etmemek, birinci sınıftan itibaren de,
çocuğun zamanını, eşyalarını organize etmesini,
sorumluluklarının bilincinde olmasını beklemektir. Bunlar
yerine getirilmediği zaman aile ve çocuk arasında çok ciddi
çatışmalar yaşanır, daha sonra aile çocuğa yeterince şans
vermeden dışardan destek almaya, ya da çocuğun birçok
sorumluluğunu kendisi yerine getirmeye başlar, örneğin
arkadaşlarından ödevleri almak, çantayı hazırlamak gibi. Bu
şekilde de çocuk, anne-babası için çalıştığına, onlar
kızmadığı, baskı yapmadığı zamanlarda çalışması gerekmediğine
inanmaya başlar. Çocuk çalışmanın gerekliliğini, önemini
içselleştiremeden, bu işleri bir yük olarak görmeye başlar.
Son
halka, çocuğun içinde yetiştiği toplum ve bu toplumun sunduğu
değerlerdir. Çocuk, aile ve okul okumaya, öğrenmeye ne kadar
destek verirlerse versinler, eğer toplumun genelinde, bunlar
çok takdir edilen değerler değilse, çocuk bir süre sonra okula
gitmenin, diploma sahibi olmanın, çalışarak başarı kazanmanın
çok da anlamlı olmadığını düşünmeye başlayacaktır. Bu kadar
emek vermek yerine daha kısa bir yoldan nasıl paraya ve saygın
bir konuma geleceğinin hesaplarını yapacak ve karneyi
önemsemeyecektir. Çevresinde diploma almış, ancak iyi yaşam
koşulları oluşturmakta zorlanan örnekleri gördükçe de fazla
zahmete gerek olmadığı sonucuna varacaktır.
Çocuğun
okul başarısının onun kapasitesi içersinde olduğuna dikkat
etmede özellikle ailelere büyük bir görev düşmektedir. Bir
yandan çocuklarını çok iyi gözlemlemeli ve tanımalı, diğer
yandan da çocuklarına öğrenmenin zevkini verebilmelidirler.
Bunların dışında, çocuğun daha okula başlamasını beklemeden,
onlara çeşitli sorumluluklar vermeli, zamanlarını planlamayı,
işlerini sıraya koymayı öğretmelilerdir. Çalışmanın,
harcanan bir emek sonucu başarı kazanmanın zevki, kutsallığı
çocuğa yine küçük yaştan itibaren anlatılmalıdır.
Çocuk, karnesini bir dönemin sonunda eline aldığında, büyük bir
iç rahatlığıyla “Evet, elimden geleni yaptım, yapabileceğimin en
iyisi buydu” diyebiliyorsa o karnenin iyi bir karne olduğu
düşünülebilir.
Ancak, çocuk aslında çok daha fazlasını yapabileceğini
düşünüyorsa, bundan sonrasında neler yapılabileceğinin çocukla
tartışılması yerinde olur.
Çoğu
öğrenci, karnesinin çabasını yeterince yansıtmadığı
görüşündedir, ya da yeterince çalışmadığını bilir ve gelen kırık
notları nasıl düzelteceğinin endişesini yaşamaya başlar. Karne,
bir değerlendirme olduğu için, çocuğun aklına, notla yapılan bu
değerlendirmelerin, çevre tarafından da nasıl değerlendirileceği
gelir. Anne-babanın, diğer akrabaların, arkadaşların,
öğretmenlerin gözünde ne durumda olacağını sanki karne notları
belirlemektedir. Sanki notları yüksek olan çocuk “iyi ve
akıllı”, düşük olan çocuk da “tembel ve sorumsuz”dur. Ailelerin
karne karşısında heyecanlarını çok da dışa vurmamaları önemlidir.
Olumlu ya da olumsuz duyguları fazlasıyla çocuğa yansıtmak, onun
kendini değerlendirmesinde sürekli başkalarına bağımlı hale
gelmesine neden olur. Ancak, önemli olan çocuğun kendi
kendini doğru olarak değerlendirmeyi öğrenmesi ve gitmesi
gereken yönü kendi kendine bulmasıdır.
Öğretmenlerin, çocuğun okul başarısını değerlendirip verdikleri
notların, bir de evde aileler ile birlikte değerlendirilmesi
önemlidir. Burada “durum değerlendirmesi” kavramı önemlidir.
Çocukla, bir öğrenci olarak bulunmayı hayal ettiği konum
konuşulur. Sonra çocuk bu konuma ulaşmak için neler yapması
gerektiğini düşünür ve belki biraz da ailesinden fikir alır.
Daha sonra bu ideal durumun sağlanması için sahip olunan
destekler ve bu durumun önündeki engeller konuşulur. Bu
engellerin aşılması için birlikte planlar yapılabilir. Bu
konuşmanın sonunda, çocuğun kendi istediği gibi bir öğrenci
olursa bunun kısa ve orta vadedeki sonuçlarının ne olacağı, bu
planlarının dışına çıkarsa nelerle karşılaşacağı son derece net
olmalıdır. Artık aile ve çocuk arasında varılmış bir anlaşma
vardır ve aile çocuğun bu anlaşmayı unuttuğunu, ihmal ettiğini
fark ettiği noktalarda, ödemek durumunda kalacağı bedelleri ona
kısaca hatırlatır. Örneğin, çocuk ideal bir öğrenciyi, notları 3
olan, derslerde parmak kaldıran, öğretmenleriyle sorun yaşamayan
biri olarak tanımlamışsa, önce, bu tablonun onun için tek olası
durum mu olduğu tartışılmalıdır. Daha sonra da, bu hedeflerine
ulaşmak için nelerin ona destek, nelerin engel olduğu
saptanmalıdır. Örneğin, çocuk çok fazla televizyon seyrediyor
olabilir, okuduğunu anlamakta zorlanıyor olabilir, sınıfta bir
şey söylediğinde alay edilmekten korkuyor olabilir, kendini
yazılı olarak daha iyi ifade ettiğini düşünüyor olabilir. Bu
verilerin ciddiye alınması ve bunlara yönelik stratejiler
oluşturulması önemlidir.
Okul
çağındaki hiçbir çocuk sadece öğrenci değildir, onun da herkes
gibi birçok farklı yönü vardır. Çocuğun her ne boyutta olursa
olsun başarılarını fark etmek, bunları takdir etmek, öne
çıkarmak onun kendine güvenini arttıracak, kendiyle
gururlanmasını sağlayacaktır. Bu açıdan baktığında da, zayıf
olduğu yönleri bir eksiklik olarak değil, geliştirilmesi gereken
yönler olarak kabullenmesi daha kolay olacaktır.
Unutulmamalıdır ki, sonuç değil süreç önemlidir. Çocuğa tüm
geribildirimler, sonuç için değil, içinde bulunduğu süreç için
verilmelidir. Gösterdiği çabayı takdir etmek, bulduğu çözüm
yollarını övmek, ona inanıldığını göstermek çok önemlidir.
Yukarıdaki
yazıyı bilgisayarınıza indirmek için tıklayınız...