Osmanlıda eğitim devlet okullarında verildiği gibi camiler, tekkeler,
zaviyeler gibi yerlerdede verilmekteydi. Köyden köye dolaşan tüccarlar
ve şairler gittikleri yerdeki halka bilgi vererek osmanlı eğitim
sisteminin bir parçası haline gelmişlerdi.
Saraylar, konaklar, zaviyeler, camiler en yaygın eğitim kurumlarıydı.
Ayrıca Osmanlı Devletinde Müslüman olmayan halk eğitim öğretim alanında
özgürlük içindeydi, kendi eğitim kurumlarını kurabilmekteydiler.Devlette
temel olarak Mesleki eğitim ve Saray eğitimi ön plandaydı.
Mesleki Eğitim ; Ahilik teşkilatı bu eğitim türünün önemli bir kısmını
kaplamış durumdaydı. Daha sonra Lonca teşkilatı adıyla anılan Ahilik
teşkilatında esnaf, zanaatkar ve çalışanlar bir çatı altında
toplanmışlardı. Bu özelliği nedeniyle sanat okulu düzeyindeydiler.
Lonca teşkilatına alınanlar eğitim öğretim kurallarına uyarak
çıraklıktan kalfalığa, kalfalıktan ustalığa yükselebiliyorlardı. Ustalık
belgesi alanlar iş yeri açabilirdi.
Saray Eğitimi ; Topkapı Sarayında devlet adamlarının yetiştirildiği,
hanedan üyelerinin eğitim gördüğü büyük bir okuldu. Enderun ve Harem
bölümleri vardı.
Enderun mektebine başlarda devşirme usülü ile alınan hristiyan zeki ve
yetenekli çocuklar alınırdı. Bu bölümde sadece erkek çocuklar
eğitilirdi. Enderundaki temel amaç iyi bir müslüman, güvenilir,
kabiliyetli devlet adamları yetiştirmekti. Kişiler eğitimlerini
tamamladıklarında bir sanat dalında mutlaka uzmanlaşırlardı ve Padişahın
özel hizmetini yaparlardı. Bir kısım ise yönetici olarak
görevlendirilirdi. Bu yöntemle enderundan bir çok vezir ve sadrazam
çıkmıştır.
Harem bölümünde ise sadece kadınlar yetiştirilirdi. Haremde padişahın
eşleri, çocukları ve cariyeleri yaşardı. Aynı zamanda okul
niteliğindeydi, hareme alınan cariyeler sıkı disiplin altında eğitim
görürler ve yeteneklerine göre müzik, resim, edebiyat, örgü dersleri
alırlardı, dini bilgiler verilirdi.
Harem halkı günlerini kitap okumakla, tarih öğrenmekle geçirirdi.
Meslek Eğitimi ve Ahilik
İnsanoğlu yaradılışıyla birlikte çeşitli ihtiyaçlarını giderme gereğini
duymuştur. Bu ihtiyaçlar arasında en önemlisi eğitimdir. Eğitime verilen
değer oranında bireyler, toplumlar aydınlanır. Milletler kendi
tarihinden, sosyal ve kültürel geçmişinden ders alarak bunları günün
ihtiyaçlarına göre uygulayarak başarı kazanırlar. Türk toplumu tarihinin
derinliklerinden gelen bilgi ve tecrübelerini Farabi’nin akılcı
felsefesi, İbn-i Sinan ve Fahreddin Razi’nin deneyciliği ile
birleştirerek eğitime yeni bir anlayış getirmiş, sosyo-ekonomik bir
kurum olan Ahilik Teşkilatını kurmuştur.
Ahi Evran, Farabi ve İbn-ı Sina’nın eserlerini okumuş. Fahreddin
Razi’den de ders alarak, ekonomi ve tıp alanında kendisini yetiştiren
bir ilim adamıdır. Anadolu’da, ilmini ve tecrübesini Ahilik sistemine
dönüştürerek günlük hayata geçirir. O da devrin ünlü alimleri gibi
düşünerek eğitimin amacının insanların ihtiyaçlarını gidermek olduğuna
inanır.
Bu düşüncenin özü; Kabiliyetleri farklı olan bireylere aynı eğitim
vermenin hatalı olacağı görüşüne dayanır. İnsanlar arasında fiziki yapı,
akıl ve düşünce açısından farklılıklar olması tek tip insan
yetiştirilmesini önlemiştir. Bu konuda Ahi Evran herkesin anlayacağı bir
açıklamada bulunur. İlim yapmaya kabiliyeti olanlar ilim yapmalı, sanata
kabiliyeti olan bir mesleğe yönlendirilmelidir.
Aslında insanların farklı kabiliyette olması, Allah’ın insanlara
bahşettiği bir nimettir. Böyle olmasıydı aralarında yarışma duygusu
yerine haset duygusu gelişir bu da fertler arasında zulmün, kötülüğün ve
bozgunculuğun nedeni olurdu.
Sanatın çeşitli dalları vardır. Fertler yeteneklerine göre kendisine en
uygun olanını seçmeli bu konuda uzmanlaşması sağlanmalıdır. Ahi
Birlikleri’nde bir meslek dalına eleman alınırken, bir takım sınamaya
tabi tutulurdu. Her şeyden önce mesleğe aday olan kimsenin istidadı ve
yetenekleri dikkate alınırdı. Huy ve kabiliyeti denenir, zekâ derecesi
ölçülür ve çocuğun hangi mesleğe yatkın olduğu tespit edilirdi. Böylece
gencin ileride başarı gösterebileceği bir meslek secimi yapılıdır. Tabi
ki bu seçimden önce çocuğun isteği de göz önünde bulundurulur. Ondan
mesleğini sevmesi ve başarılı olması beklenirdi.
Ahi Evran kendisinden önceki düşünürlerin ileri sürdükleri, ihtiyaçlarla
ilgili görüşlerini, herkesin anlayacağı biçimde açıklayan bir kitap
yazmıştır. Letaif-i Hikmet adını verdiği eseri, Selçuklu Sultanı
Alaeddin Keykubat’a sunmuştur. Kitabın ana fikri günümüzde de
geçerliliğini korumaktadır. Şöyle ki; “İnsanoğlu medeni tabiiyetlidir.
Yani insan, yemek, içmek, giyinmek, evlenmek, mesken edinmek gibi çok
şeylere muhtaç olarak yaratılmıştır. Hiç kimse kendi başına bu
ihtiyaçları karşılayamaz. Bu yüzden demirci, marangoz, yapı ustası,
kuyumcu, hekim, derici gibi çeşitli meslekleri yürütmek için çok sayıda
insana ihtiyaç duyulur. Bu meslek dallarının gerektirdiği alet ve
edevatı imal etmek için de birçok insan gücüne ihtiyaç vardır” Bu
yüzden, toplumun ihtiyaç duyduğu ürünlerin üretimi için lüzumlu olan
bütün sanat kollarının yaşatılması şarttır. Bununla da kalmayıp,
insanların sonradan doğacak ihtiyaçlarını karşılamak için yeni sanat
dallarının meydana getirilmesi gerekmektedir.
Ahi Evran’a göre toplumdaki fertlerin büyük bir kesimi sanata
yönlendirilmeli ve her biri belli bir sanat dalıyla meşgul edilmelidir
ki böylece toplumun ihtiyaçları görülsün. Ahi Evran’ın kurduğu Ahilik
Teşkilatı’nın eğitim anlayışı bu temel görüşe dayanır. Devlete düşen
görev, bu düşünceye destek vererek halkın eğitilmesine yardımcı
olmaktır. Ahi Evran eserinde belirttiği eğitim ve öğretim konusundaki
tüm eserleri ders kitabi olarak okutulmuştur. Ahilik sistemindeki usta,
kalfa, çırak ilişkilerinden etkilenen Alman bilim adamı Franz Teaschner
Anadolu’da Ahiliği araştırmış ülkesinde meslek okullarının kurulmasında
bu sistemden yararlanmıştır.
Ahiliğin tanımı ve fonksiyonları ele alınmadan eğitim sistemini
kavramakta güçlük çekilebilir. Bu nedenle konudan uzaklaşmadan önemli
olan diğer yönlerine kısaca değinmekte yarar vardır.
Ahilik, XII.yy. bir takım sosyo-ekonomik sorunların yaşandığı Anadolu’da
halkın sıkıntılarını gidermek için kurulan bir sivil toplum kuruluşudur.
Başlangıçta yalnız esnaf, sanatkâr ve üretim birliklerini içine alan bu
kurum daha sonra toplumun diğer kesimlerine de hitap edecek duruma
gelmiştir.
Ahilik, eğitim yanında ekonomik, ahlak, çalışma, hukuk, siyaset ve
kültürel fonksiyonları ile yaşamın tüm alanlarında etkili olmuştur. Bir
yaşam biçimi ve bir sistem olarak yüzyıllar boyunca uygulanmıştır.
Ahiliği diğer kurumlardan ayıran en önemli yanı insanı değerlere ve
ahlaka verdiği önemdir. Ahilik ahlakı, günlük hayatın her alanında
kendini hissettirir. Bu nedenle ona ahlak ve sanatın uyumlu birleşimi ve
de ahlak okulu da denir. Ahiliğin ahlak kurallarının toplum hayatında
kabul edilmiş olması, ortak yaşamın yüklediği sorumluluklar ile ferdin
koruma ihtiyacını uzlaştırmış, toplum barışını sağlamıştır. Anadolu’da
halkın bin yılı aşkın bir sürede hiç kimseyi ayırt etmeden, birlikte
yaşamasının kısaca izahı budur.
Bu bilgiler ışığında Ahilik Sistemi’nde Eğitimin yeri ve önemi daha iyi
anlaşılacaktır. Ahilik Sistemi’nde az önce belirttiğimiz gibi, meslek
eğitimi ile ahlak eğitimi bir bütünlük içerisinde ele alınarak
uygulanırdı. Ahlak ve adap eğitimi, Ahi Birlikleri’nin tesis ettiği Ahi
zaviyelerinde, meslek eğitimi de atölye ve dükkân gibi iş yerinde
verilirdi.
Eğitim, iş başında ve iş dış dışında olmak üzere iki ayrı yerde
verilmesine karşın birbirini tamamlar mahiyetteydi.
İş dışındaki eğitim:
Genel eğitim niteliğinde olup ferdi gelişmeye yönelikti. Ahi zaviyeleri
bir bakıma terbiye ocağıydı. Burada öğretmenler bir meslek edinmek üzere
yeni çalışmaya başlayan gençlere önce okuma yazma öğretirlerdi. Muallim
adı verilen öğrenciler yanında, ilmi sahada söz sahibi müderris ve
kadılarda ders verirlerdi. Zaviyelerde dini bilgiler yanında Türkçe
konuşma, edebiyat, müzik, spor folklor ve askeri bilgiler öğretilirdi.
Gençlerin kültürlerini geliştirmek için tarihi destanlar; Kutadgu Bilig
ve Dede Korkut gibi kahramanlığı, yiğitliği konu alan eserler
okutulurdu. Ahlak eğitiminde ise Fütüvvetname denilen Ahiliğin ahlak
kitaplarından yararlanılırdı. Yazarı belli olan ve olmayan yüzlerce
fütüvvet kitabı yazılmıştır. Bu kitaplar bir bakıma İslam tasavvufunun
geliştirdiği Kur’an ve Hadislere dayanan güzel ahlak ve ideal insan
modelini belirleyen kitaplardı. Bu eserler yalnız gençlerin değil
toplumun tüm katmanlarının uyması istenilen ahlak kurallarını içerirdi.
Yazarı belli olan fütüvvet kitaplarından ilki, Burgazi’nin yazdığı
Türkçe Fütüvvet kitabıdır. Ahilerin el kitabı olan bu ilk Türk
fütüvvetnamesinde gençlere verilen terbiye kuralları şöyle
sıralamaktadır.
“…….Taam yimekte yirmi erkan vardır. Yani yemek yemeğe ait yirmi kural
vardır.
Bunlar
Sofraya oturmadan önce ve yemekten sonra elleri yıkamak, silmek
Yemeğin dürüstlükle kazanıldığına emin olmak.
Yemeğe büyüklerden önce başlamamak.
Yemek yerken yüksek sesle konuşmamak, ağzından tükürük saçmamak,
kaşınmamak.
Yemekte küçük lokma almak, başkasının yediği lokmaları gözetmemek.
Yemekte ağzı şapırdatmamak.
Yemekte öksürük tutarsa, ağzı elle değil mendille kapatmak…
Su içmede 3 edep vardır.
Suyu birden yudumlamadan, dinlene dinlene içmek.
Suyu üstüne dökmemek,
Bardağı sıkı tutmak.
Bunlar gibi evden çıkarken 4, sokakta yürürken 7, elbise giyerken 5,
misafirlikte 3, hasta ziyaretinde 5, tuvalette ve hamamda 8, yatarken 4
olmak üzere birçok edep kuralı tespit edilmiştir.
Burgazi Fütüvvetnamesi’nde Ahi ahlakını meydana getiren kuralları da
şöyle sıralayabiliriz.
Ahiler birkaç iş ve sanatla değil, yeteneklerine uygun olan tek bir iş
ve sanatla uğraşmalı, sanatını geliştirmelidir.
Ahi doğru olmalı, emeğiyle hak ettiğinden fazlasını istememelidir.
Ahi işinin ve sanatının geleneksel pirlerinden kendi ustasına kadar
bütün büyüklere içten bağlanmalı ve saygı duymalıdır.
Bir kimsenin Ahi olabilmesi için ve Ahilik Teşkilatı’na alınabilmesi
için 124 Ahilik kuralını bilmeli ve ona göre hareket etmelidir.
Bunlar,
İyi huylu ve güzel ahlaklı olmak,
İşinde ve hayatında doğru ve güvenilir olmak,
Ahdinde sözünde ve sevgisinde vefalı olmak,
Sözünü bilmek, sözünde durmak,
Hizmette ayırım yapmamak,
Yaptığı iyilikten karşılık beklemek,
Güleryüzlü olmak,
Dost ve meslektaşlarına karşı tatlı sözlü, samimi ve güler yüzlü olmak,
Hataları yüze vurmamak,
Dostluğa önem vermek,
Din ve mezhep gözetmeksizin bütün insanlara karşı sevgi beslemek
Tevazu sahibi ve hoşgörülü olmak,
Anaya ataya hürmet etmek,
Dedikodu yapmamak,
Komşularına iyilik yapmak,
İnsanların işlerini içten ve gönülden güler yüzle yapmak.
Başkalarının malına hıyanet etmemek.
Sabır ehli olmak,
Cömert, ikram ve kerem sahibi olmak,
Daima hakkı korumak,
Öfkesine hâkim olmak,
Suçluya yumuşak davranmak,
Sır saklamak,
Gelmeyene gitmek, dost ve akrabayı ziyaret etmek,
İçi, dışı, özü, sözü bir olmak,
Kötü söz ve hareketlerden sakınmak,
Maiyetinde ve hizmetinde olanları korumak ve haklarını vermek,
(…..)
Ahiliğin kaideleri yanında 6’da şartı vardır bunların 3’ü açık 3’ü
kapalıdır.
Açık olanlar : Eli, kapısı, sofrası açıktır.
Kapalı olanlar : Gözü, dili, beli kapalıdır.
Açık olan hususların açıklanması: Cömert, şeffaf, tevazu sahibi,
konuksever ve sofrası açık olmak.
Kapalı olanlar da: Dilini tutmak, dedikodu yapmamak, kötü söz
söylememek, kimsenin ayıbını görmezlikten gelmek, kimseye kötü gözle
bakmamak, kimsenin onuruna, namusuna, malına göz dikmemektir. Bu
şartlara uyanlar Ahi olabilmektedir.
Ahi zaviyesindeki eğitimin medreselerden daha üstün olduğun belirten
Muallim Cevdet, buradaki eğitimin yalnız kitabı olmadığını, insanı
değerler ve ahlaka yönelik pratik bilgilerin tercih edildiğini,
öğretmenlerin pirler huzurunda şarkılar ve ilahiler okuduğunu,
sohbetlerde üretimin arttırılması için gerekli olan teknikler üzerinde
tartışmalar yapılmaktadır. Hâlbuki medreselerde müderrislerle (öğretmen)
öğrenciler arasında diyalogun yok denecek kadar azdı bu tür eğitim
sisteminde başarı sağlanamayacağını bugün daha iyi anlaşılıyor.
İş Başında Eğitim:
Çalışma usullerinin, teknik bilgilerinin uygulandığı, üretimin yapıldığı
atölyelerde verilen eğitime iş başında eğitim denilmektedir. Bu iş
yerlerine Erbab-ı Sanat, Erbab-ı Sınai denilirdi. İş yeri sahibi,
öğretecek kadar bilgi sahibi olduğuna dair elinde icazet (diploma) ve iş
yeri açma izni olan kimsedir. Bir kişinin usta olabilmesi ve kendi
işyerini açabilmesi için değişik öğrenim kademelerinden geçmesi en az üç
usta yetiştirmesi gerekirdi. Her şeyden önce o kişinin Ahi Birliği üyesi
olması, geçimini temin edecek bir iş ve sanatın olması aranırdı. Boş
gezen, bir işi olmayanlar Ahiliğe kabul edilmediği gibi toplumda da
itibar görmezdi. Para sahibi olmak da iş yeri açmaya yeterli değildi.
Onun mutlaka elinde icazeti ve usta, kalfa ve çırak yetiştirdiğine dair
belgelerin ve faaliyet gösterdiği yerin birlik başkanından izin alması
gerekirdi.
Ahi olabilmenin ilk basamağı çıraklıktı. Çırak olmak isteyen aday bir iş
yerinde ustaya teslim edilirdi. Kendisine iş yerinde 2 yol kardeşi, (yol
atası) seçilirdi. Yol ataları; çırağın kalfa ve ustalığa yükselene kadar
hatta ömür boyu Ahilik prensiplerine uygun davranış içerisinde olup
olmadığını denetlerdi. Bir bakıma çırağı yönlendirirdi. Çırakların
hatalı davranışlarından dolayı bir suç işlemesi durumunda onlarda kalfa
usta gibi müteselsil sorumlu tutulurdu. Usta ve çırak ilişkisi bugünkü
işçi işveren ilişkisinden çok farklıydı. Sanata dayalı üretim yapısında
çırak ve kalfanın gözünde usta hasımdan ziyade bir arkadaş velinimeti.
Usta işveren olmaktan öte yardımcılarıyla omuz omuza çalışan mesai
arkadaşıydı ve aynı zamanda öğretmeniydi. Çünkü onları vasıfsız bir
eleman olarak yanına almış hatalarına katlanarak, sabırla onlara sanatın
inceliklerini öğretmişti. Daha ilk başta çırak dayının (yamağın) iş
yerindeki tutumu, davranışı becerisi göz önüne alınır. Ona göre iş
yerinde kalarak devam etmesine karar verilir veya başka bir sanat dalına
yönlendirilirdi.
Her iki durumda bir iş yerine çırak olarak girebilmek için, o iş kolunun
Ahi Birliği’nden izin alınması gerekirdi. Bir çırak veya kalfa ustanın
rızasını almadan iş yerini terk edemez hele hele başka bir iş yerine
gidemezdi. Bu davranış bir ahlak kuralıydı. Zaten gideceği yerin ustası
onu kabul etmezdi. Eğer ederse ahlaksız addedilirdi. Usta sanatın
özelliğine göre belli sayıda çırak çalıştırmak zorundaydı. Fazla çırak
çalıştırmak da birlikçe yasaklanmıştı. Aynı iş kolunda ihtiyaçtan fazla
usta yetiştirmenin yaratacağı sorunlar biliniyordu. Örneğin; bugün
Üniversite ve Yüksek Okullarda aynı dalda ihtiyaçtan fazla öğrenci
yetiştirildiğinde çıkan sorunlara çare bulunamamaktadır.
Ahiliğin uygulamalarının bir sonucu olarak bir yandan işsiz kalınmamış,
diğer yandan da aşırı üretimin verdiği zararlardan korunmuştur. İş
yerinde çırak ve kalfaya, sanata ait bilgiler öğretilirken derse önce
sanatın temel bilgilerinden başlanır ve bilgiler kademe kademe
arttırılmak suretiyle usta oluncaya dek devam edilirdi. Zamanı
gelmedikçe sanat ait bilgiler verilmezdi. Ancak öğrenci olgunlaştıkça
yetenekleri arttıkça bilgilerde buna göre belirlenin ölçüde
arttırılırdı. Bugün yalnız çalıştırma ve kapama düğmesini öğrenin,
makine hakkında gerekli bilgi ve tecrübeyi kazanmadan kendisini kalfa ve
usta gören kimselerin açtıkları zararlar malumdur. Bu yalnız matbaacılık
mesleğinde değil, bir çok meslekte oto tamirciliğinde, marangozlukta,
elektrikçide, yapı işlerinde, demircilikte, tesisat işlerinde
görülmektedir. Sonuçta arabalar kaza yapmakta, elektrik kısa devre yapıp
yangınlar çıkmakta en ufak sarsıntıda binalar yerle bir olmakta ve onca
cana, mala mal olmaktadır.
Ahilikte çırak ve kalfanın en iyi biçimde yetiştirmek ustanın göreviydi.
Bunun için usta sanatın inceliklerini, sırlarını, kalfa ve çıraklarına
öğretirken onların ahlaken de iyi yetişmesine dikkat ederdi. Yeterli
bilgiyi öğrenin çırağın kalfa, kalfanın da terfi ederek usta olması için
o iş kolunun birlik başkanından izin istenirdi. Çıraklıktan kalfalığı,
kalfalıktan ustalığa yükselmede mutlaka bir tören yürütülürdü. Şed
Kuşanma denilen törene birlik başkanları, sanatın en tanınmış üstatları
ve şehirdeki Ahi Birlik Başkanı davet edilirdi. Bunların arasında
mesleğin en kıdemli üyeleri ve Ahi Baba’dan meydana gelen bir heyet,
kalfanın o güne kadar imal ettiği ürünleri inceler kalitesini kontrol
ederlerdi. Ayrıca yiğitbaşından, yol kardeşlerinden ve ustasından
kalfanın başkalarına karşı tutum ve davranışları sorulur onların
cevapları olumlu. Ürettikleri istenilen standartta ve de kalitede ise
kalfalıktan ustalığa geçmesine izin verilirdi. Bu onay heyetin huzurunda
dualar ile beline üç kere bağlanıp çözülen kuşak bir defa daha bağlanmak
suretiyle gerçekleşirdi.
Şed Töreni’nde Ahi Baba elini kalfanın omzuna koyarak kalfaya şu öğüdü
verirdi: Ey Oğul!. Ustalığa destur istersin, mesleğinde ki ehliyetini
kendi ürettiklerinden gördük. Ustan seni övdü. Dünya davranışlarına
kefil oldular. Ahiret işlerinde de seni, dilini diyanetini bilir
söylediler, memnun olduk. Ey Oğul, doğru ol. Su gibi berrak ol. Toprak
gibi mütevazı ol. Hayatın tadını, tuzunu, sefasını bilerek yaşa. Hayatın
zorluklarına diren. Ahlak ve Ahilik geleneğinden hiç şaşma, içte ve
dışta temizliğe önem ver. Ey Oğul, nimeti daima şükürle karşıla,
sanatını ilerlet, yetiştirdiklerine inceliklerini öğret. Kul hakkına
riayet et. Ey Oğul, hak al hak ver. Ustalığın kutlu olsun Allah muvaffak
etsin. Ahi Baba’nın öğüdünden sonra kendi ustası da söz alırdı; Bak
kalfa bütün bildiklerimi öğreterek bugüne geldik. Şükürler olsun.
Vatanına, milletine yararlı mesleğinin ehli, ahlakına bağlı yaşadıkça
muvaffakiyetin daim olsun. Ahilik geleneğine bağlı, ürettiklerinde daima
kalite çırak ve kalfalarına şefkatli olmak tavsiyemiz. Devletini,
milletini, vatanını canın gibi aziz bilmek buyruğumuz. Haydi, mübarek
olsun…
Bu törenler çırağa ve kalfaya bazı sorumluluklar yüklemektedir. Bir üst
kademeye yükselen ustanın yol atasının gösterdiği yoldan gidecek ve
onlara karşı tam bir itaat duygusu besleyecek kendi ustalarını örnek
alacaktır. O da çırakların yetişmesinden ve ahi ahlakının
benimsenmesinden sorumlu olacaktır. Bütün bu törenler Ahi Birlikleri’nin
şekle son derece önem verdiklerini göstermektedir. Öyle ki; Ahi
Birlikleri’nde bir takım kesin kurallara, törelere ve bir hiyerarşi
kurmuş sanat sırrını elden ele, fertten ferde intikal ettirmiş yahut
yaramaz unsurları barındırmamıştır. Çalışmak ve alın teriyle kazanmak,
iş yerini bir ibadet yeriymiş gibi temiz tutmak, çalıştığı yeri
kendisinin iş yeriymiş gibi korumak, hammadeyi israf etmeden kullanmak,
hatasız üretmek, kaliteden herkesi sorumlu tutmak meslek eğitiminin
temelini oluşturmuştur.
Bugün bu ilkeler modern işletmecilikte şirket kültürü, toplam kalite,
sıfır hatalı üretim, verimlilik, oto kontrol, ISO 9001, iş ahlakı olarak
karşımıza çıkmaktadır. Ancak Ahiliğin eğitim sistemine ulaşılmadığı
yinede tam başarı sağlanamamaktadır. Bu nedenle dünyada işletmeler yeni
arayışlar içerisindedir bu bakımdan ahilik günümüze bir model olarak
bizi beklemektedir.