Yürümeyi henüz öğrenmiş bir çocuktu o.
Etrafındaki her şey ilgisini çekiyordu. Bir gün araba olmak
istiyor; bir başka gün evlerindeki muhabbet kuşunun yerine
koyuyordu kendini.
Günlerden bir gün evlerine çok güzel
ayakkabıları olan bir misafir geldi. Aman Allah’ım, dedi
kendi kendine, ne güzel bir ayakkabı. Ne olurdu ben de bir
ayakkabı olsaydım da dünyaları dolaşsaydım.
Ayakkabıyı hayran hayran seyrederken,
dur şunu bir deneyeyim, diyerek ayağını ayakkabıya uzattı.
Ne olduysa o zaman oldu ve ayakkabı minicik yavruyu kucağına
alıverdi. Sonra da yumuşak bir sesle sordu: “Beni çok mu
beğendin, seni biraz gezdirmemi ister misin?” Çocuk, başıyla
evet der demez kendini sokaklarda buldu. Ayakkabı, çocuğa
büyük büyük insanların gezdiği yerleri gösterdi. Trafik
yüzünden kavga eden insanlara garip garip baktı çocuk. Hava
bu kadar güzel, çevredeki ağaçlar bu kadar yeşilken
insanların suratlarını asarak dolaşmalarına bir anlam
veremedi. Biraz ileride bir apartmanın bilmem kaçıncı
katından atılan bir çöp paketinin altında kalınca ne
yapacağını şaşırdı. Avazı çıktığı kadar bağırdı: İmdat, can
kurtaran yok mu, adam öldürüyorlar! Onun bu haline katıla
katıla gülmeye başlayan ayakkabı, bir silkinişte çöpün
altından çıktı ve hızla oradan uzaklaştı.
Çocukla ayakkabı, bu şekilde az
gittiler, uz gittiler; iki bulut bir yıldız gittiler. Vara
vara bir ülkeye vardılar ki orada hiç çocuk yok! Sağa baksan
yaşlı bir yıldız, sola baksan yaşlı bir bulut., yukarı
baksan yaşlı bir aydede... Ay, dedi çocuk o zaman,
neredeyim ben? Ayakkabı, korkma, gökyüzündeyiz, dediyse de
çocuk korkmuştu bir kere. Korkan bir çocuk ne yapar? Ağlar
elbette. O da öyle yaptı; hüngür hüngür ağladı. Bir müddet
sonra ağlamaktan yorulunca bir ağıt sesi geldi kulağına.
Kendi ağlamadığına göre kim ağlıyordu? Ayakkabıya baktı,
ağlamak şöyle dursun kıs kıs gülüyordu sanki. Dikkatle
dinleyince bu sesin yeryüzünden geldiğini anlamakta
gecikmedi. Üstelik bu ses, tanıdık birinin sesine
benziyordu.
Evet evet, annesinin ağıtları ta
göklere ulaşmıştı. Yavrum, diyor da başka bir demiyordu.
Çocuk bu sesi tanıyınca yalvarırcasına ayakkabıya baktı. O,
zaten bu anı bekliyordu. Yüzündeki muzip gülümsemeyle,
çocuğu uçurduğu gibi evlerine bırakıverdi.
Misafirler, gitmek için kapıya
yaklaşınca çocukla karşılaştılar. Annesi, aferin benim
yavruma, büyümüş de misafirlerin ayakkabılarını düzeltiyor,
demesin mi? Çocuk, sevinçle annesinin boynuna sarıldı.
Artık, sadece bir çocuk olmak istiyordu.
KÜÇÜK DENİZ KIZI
Bir zamanlar denizin derinliklerinde, garip bitkiler,
yosunlar, irili ufaklı balıklarla birlikte altı deniz kızı
yaşarmış.
İçlerinden en küçüğü ve en güzeli olan deniz kızının en
büyük dileği suyun üstüne çıkabilmekmiş. Ama, bunun için on
beş yaşına gelmesi gerekiyormuş. İşte o zaman mercan
kayaların üstüne oturup, gemileri, ormanları, şehirleri
görebilecekmiş.
Yaşını dolduran ablası, suyun üzerine çıkıyormuş. Ama
hiçbiri yeryüzünü görmek için onun kadar
sabırsızlanmıyormuş. Küçük deniz kızının dünyayı görmesi
için daha beş yılı varmış. Ama yeryüzü hakkında söylenenler
onun aklından hiç çıkmıyormuş. On beş yaşına giren
ablaları suyun yüzünde rahatça dolaşabiliyorlarmış.
Gördüklerini küçük deniz kızına anlatıyorlarmış. Ah ! Küçük
kız kardeş nasıl da onları dinliyormuş. Büyük şehirleri,
ormanları, şatoları, gemileri gözünde canlandırmaya
çalışıyormuş.
Kardeşlerden biri, bir gün suda oynayan çocuklara rastlamış.
Onlarla oynamak istemiş. Ama çocuklar korkup, kaçmışlar.
Sonunda beklenen gün gelmiş! Küçük deniz kızı, ''Hoşça
kalın!'' demiş ve su yüzüne çıkmış. Hava serin ama deniz
sakinmiş. Büyük bir yelkenli de hemen oracıktaymış.
Denizciler şarkılar söylüyormuş. Rengarenk ışıklar gemiyi
süslüyormuş. Küçük kız, gemiye yaklaşmış. Dalgalar onu
yükseltince de yuvarlak pencerelerden içerisini görebilmiş.
İçeride güzel giyimli bir sürü insan varmış. Ama içlerinden
en güzeli genç bir prensmiş. Prens, gülen gözleriyle
herkesin elini sıkıyormuş. Vakit iyice geç olmuş. Küçük
deniz kızı hala prensi seyrediyormuş. Birden uzaklarda
şimşekler çakmaya başlamış. Gemiciler bağırıyormuş:
- Fırtına çıktı! Fırtına!..
Gemi dalgalı sularda batıp çıkmaya başlamış. Küçük deniz
kızı tehlikeyi sezmiş. O anda da gemi batmış. Prens
dalgalarda kaybolmuş. Hayır ! Prens ölmemeli denizin
derinliklerine dalmış. Prensi bulunca suyun yüzüne çıkarmış.
Gemiden kopan kalaslar ve direkler azgın dalgalara karışıyor
küçük deniz kızına zor anlar yaşatıyormuş.
Tahtalar çarpabilir hatta ezilebilirmiş.Ama bunların hiç
birini düşünecek durumda değilmiş. Tek düşüncesi prensi
azgın dalgalardan kurtarmakmış. Prensin yavaş yavaş bütün
gücü tükeniyormuş. Kolları ve bacakları cansız gözleri
kapalıymış. Eğer küçük deniz kızı onu kurtarmasa azgın
sularda kaybolup gidecekmiş. Prensin başını devamlı suyun
üstünde tutmaya çalışmış. Kendini onunla birlikte suyun
akışına bırakmış. Epeyce bu şekilde gitmişler. Nihayet kara
görünmüş. Gecenin bir vaktinde karaya çıkmışlar. Küçük deniz
kızı geceyi prensin başından ayrılmadan geçirmiş.
Sonunda hava aydınlanmış. Yemyeşil kıyıların önünde büyük
bir bina yükseliyormuş. Burası eski bir şatoymuş. Bahçesinde
portakal ağaçlarıyla palmiyeler varmış. Deniz, küçük bir
koydan içerilere uzanıyormuş. Su sakin ama derinmiş. İşte
küçük deniz kızı azgın dalgalarla boğuştuğu gecenin, sonunda
prensi böyle bir yere getirmeyi başarmış.
Deniz kızı, prensi kıyıya yatırmış. Prens biraz kendine
gelir gibi olmuş. Ama gözleri hala kapalı, yüzü ise
solgunmuş. Küçük kız onun güzel ve geniş alnını öpmüş.
Birden, bir gong sesiyle birçok genç kız bahçeye çıkmış.
Küçük deniz kızı, hemen kayanın arkasına saklanmış. Genç
kızlar prense yaklaşmışlar. Prens etrafındaki kızlara
gülümsüyor, kendisini azgın dalgalardan onların kurtardığını
sanıyormuş. Onlara teşekkür etmiş. Deniz kızı, üzüntü içinde
denizin derinliklerine geri dönmüş.
Artık küçük kız mutsuz ve düşünceliymiş. Sabah akşam prensi
bıraktığı koya gidiyormuş. Fakat prensi göremiyor, eve üzgün
dönüyormuş. Tek tesellisi, çiçekli bahçesindeki prense
benzeyen mermer heykele bakmakmış. Sonunda dayanamamış.
Ablalarına olanları anlatmış. Beş prenses onu prensin
şatosuna götürmüşler. Artık deniz kızı, prensin nerede
yaşadığını biliyormuş. Her gün onu gizlice görmeye
gidiyormuş.
Bir akşam küçük bahçesinde otururken aklına deniz büyücüsüne
gitmek gelmiş. "Belki bana yardım eder, akıl verir." Diye
düşünmüş. Büyücünün yaşadığı mağaraya kadar yüzmüş.
Burası korkunç bir yermiş. Suyun içinde uzun ve iri su
yılanları yüzüyormuş. Büyücü onu görünce korkunç sesiyle
demiş ki:
- Ne istediğini biliyorum . Balık kuyruğunu iki bacakla
değiştirmek istiyorsun? Tam bir insan olabilmen için sihirli
bir şurup hazırlayacağım . Onu kıyıya götürüp, gün dogmadan
içeceksin. Kuyruğun eriyecek ve bacak şekline dönüşecek.
İnsan kılığına girince de tekrar deniz kızı olamayacaksın,
demiş.
- Eğer prens seni sevmez, başkasıyla evlenirse parçalanıp
bir köpük haline geleceksin, diye de eklemiş.
Deniz kızı yakışıklı prensi düşünerek:
- Kabul ediyorum, demiş.
- Ama bu sihrime karşılık bana güzel sesini vereceksin.
Kabul ediyorsan dilini uzat, onu keseceğim, demiş.
- Kabul, demiş, deniz kızı.
Büyücüden sihirli şişeyi almış. Şişe, küçük deniz kızının
elinde bir yıldız gibi parlıyormuş. Korkunç ve karanlık
mağaradan hızla uzaklaşmış. Uzaklarda babasının şatosunu
görmüş. Şatonun ışıkları sönükmüş. İçeriye girmeye cesaret
edememiş. Oysa babasıyla vedalaşmayı çok istiyormuş, ama
konuşamazmış. Bir daha görmemek üzere onlardan uzaklaşmış.
Bahçelerin olduğu tarafa gitmiş. Kız kardeşlerinin
bahçelerinden birer çiçek koparmış. Sonra kardeşlerine
binlerce öpücük yollamış. Tüm sevdikleriyle bu şekilde
sessizce vedalaşmış. Ve prensine kavuşmak için oradan
ayrılmış.
Kıyıya doğru hızla yüzmüş, yüzmüş. Güneş dogmadan kıyıya
çıkmış. Büyücünün verdiği sihirli şurubu bir kayanın üzerine
oturarak içmiş. Kısa sürede
sihirli şurup etkisini göstermeye başlamış. Vücudu bir
bıçakla kesilir gibi olmuş. Her tarafında dayanılmaz ağrılar
başlamış. Öyle şiddetli acı çekmeye başlamış ki dayanılır
gibi değilmiş. Bu acılara daha fazla dayanamamış. bayılmış.
Uzun zaman hareketsiz kalmış. Güneş yavaş yavaş yükselmeye
başlarken, küçük deniz kızı uyanmış. Hala bütün vücudunda
dayanılmaz acılar duyuyormuş. . Fakat o da ne? Prens orada,
yani başında kara kara gözleriyle kendisine bakıyormuş. Tam
olarak ayılamadığı için balık kuyruğunun koybolup yerine
bacaklarının geldiğini fark edememiş. Prens, üşümesin diye
küçük kızın üzerini peleriniyle örtmüş. Küçük deniz kızı
yavaş yavaş kendine gelmeye başlamış.
Prens ona kim oldugunu, neden burada bulundugunu sormuş.
Fakat küçük deniz kızı o kederli gözleriyle konuşamadan
bakmış. Prens, kızı elinden tutup sarayına kadar götürmüş.
Küçük deniz kızı, yürürken acı çekiyormuş. Sanki keskin
bıçaklar üzerinde yürüyor gibiymiş. Küçük kız, büyük bir
sabırla bu işkenceye dayanıyormuş. Ona bu dayanma gücünü
prense olan sevgisi veriyormuş.Prensin yanındaki herkes,
küçük kızın uçar gibi uyumlu yürüyüşünü hayranlıkla
izliyormuş. Çok acı çekse bile, bir tüy gibi hafif adımlarla
dolaşıyor, merdivenleri uçar gibi çıkıyormuş.
Gittigi her yerde ondan güzeli yokmuş. Ama o, ne
konuşabiliyor de sarkı söyleyebiliyormuş. Orada bulunan
diger kızlar prensin ve kral ailesinin önünde sarkı
söylemişler. Içlerinden biri digerlerinden daha güzel sarkı
söylüyormuş. Prens de onu gülümseyerek alkışlıyormuş.
Küçük deniz kızının içine bir hüzün çökmüş. "Prensin yanında
olabilmek için sesimi verdim. Ah! Bunu bir bilse" diye
düşünüyormuş. Prens ise onu bir kardeş gibi seviyormuş.
Onunla evlenmeyi aklına bile getirmiyormuş. O sırada,
prensin komşu ülkenin kralınin kızı ile evlenecegi
söylentileri çıkmış.
Kralin kızını istemeye gitmek için de büyük bir gemi
hazırlanmış. Herkes gemiye binmiş, komşu ülkeye gitmeye
hazırlanıyorlarmış. Küçük deniz kızı da prensle birlikte
gemiye binmek üzere hazırlanmış.
Yolda prens ona komşu kralın kızını asla sevemeyecegini
söylemiş. "Aslında, beni kurtaran kızı arıyorum," diyormuş.
Ertesi sabah gemi limana girmiş. Çanlar çalmış, askerler
selam durmuş. Günlerce eglenceler düzenlenmiş. Prenses bir
süre sonra ortaya çıkmış. Güzel yüzlü ve zarifmiş. Cana
yakın, gözleri gülümsüyormuş.
Prens heyecanla haykırmış:
- Bu sensin! Hayatımı kurtaran genç kız! Prens yanılıyormuş.
Ama neye yarar! Küçük deniz kızı yüreginin sızladıgını
hissetmiş. Kendisini kurtaranın küçük deniz kızı olabilecegi
hiç aklına gelmiyormuş.
Prens, küçük deniz kızına: -Ne kadar mutluyum. Onu bulduguma
inanamıyorum. Benim mutlulugum seni de sevindirsin , demiş.
Bu durumda küçük deniz kızı, dügün gecesinin sabahi ölecek
ve sonsuza dek köpük olarak kalacakmış.
Dügün büyük bir törenle yapılmış. Küçük deniz kızı gelinin
etegini tutuyormuş. Kulakları müzigi duymuyor, hiçbir seyi
de görmüyormuş.
Sadece ölüm saatini ve kaybettigi şeyleri düşünüyormuş. Yeni
evliler akşam gemiye gelmişler. Geminin ortasına altın
islemeli bir çadir kuruluymus. Prens ve prenses burada
dinlenecekmiş. Küçük deniz kızı da güvertedeymiş.
Düşünüyormuş. Prens için sesini, kaybetmiş, dayanılmaz
acılar çekmiş. O ise bütün bunları, çektigi acıları
bilmiyormuş.
- Saçlarımızı sabah olunca ölmemen için büyücüye verdik,
demişler.
Büyücü, ablalarına bir hançer vermis. Ablalari hançeri küçük
kıza uzatıp :
- Bu hançeri güneş dogmadan prensin kalbine sapla. Kanı
senin ayaklarını ıslatınca tekrar deniz kızı olabileceksin.
Köpük haline gelmeden üç yüz yıl yaşayacaksın. Aman acele
et! Gün dogmadan önce ikinizden birinin ölmesi gerek. Prensi
öldür ve çabuk gel ! demişler.
Acele etmesi için:
- Unutma güneşin dogmasına bir kaç dakika kaldı. Acele
etmelisin. Yoksa sen öleceksin ! diye bagrışıyorlarmış.
Sonra iç çekerek dalgalar içinde koybolmuşlar.
Ama küçük deniz kızı bir türlü sevdigi prense o hançeri
saplayamamış. Çok seviyormuş prensi ve onu incitmeye
kıyamamış. Ölümü göze almış. Köpük olmayı göze almış.
denizdeki köpüklere ve köpük baloncuklara bakarak sormuş:
- Nereye gidecegim şimdi? diye sormus, kendi kendine.
- Gök kızlarının yanına, demiş baloncuklardan biri .Gök
kiziarinin yaninda üç yüz yıl insanlar için iyilik
yapabilirsen tekrar insan olabilirsin.
Gök kızlarının yanına dogru yükselirken doya doya aglamış.
Prense son kez bakıp gülümsemiş.
Diğer baloncuklarla birlikte, geminin üstünden geçen
bulutlara dogru hızla yükselmişler.
YALANCI
KEDİ
Bir zamanlar Sripur diye bir kentte Sudaryan adında bir kral
varmış. Aynı kentte Saharadatta adında bir tüccar da
yaşarmış.
Bir gün tüccarın deposundaki yağ kavanozlarından biri açık
kalmış. Evin kedisi de bu firsatı kaçırmadan kafasını şişeye
sokuvermiş. Kafasını kavanoza sokmuş sokmasına ama bir daha
da çıkaramamış.
Telaşa kapılan kedinin çıkardığı gürültüyü ve yakaran
miyavlamaları duyan dükkan sahipleri kediyi kurtarmaya
çalışmış, ama gayretleri nafileymiş. Kavanoz kedinin
kafasından çıkmıyormuş.
Sonunda kediyi kurtarmak için kavanozu kırmaya karar
vermişler. Ama kavanozun ağzı kedinin boyununda bir bilezik
gibi kalmış. Kavanozdan kurtulan kedi tarlalara doğru
koşmaya başlamış.
Kendilerine doğru koşan kediyi gören fareler kaçışmaya
başlamış. Kedi onlara şöyle seslenmiş:
"Benden kaçmayın! Ben size zarar vermem! Size
dokunmayacağıma dair ant içtim. Bakın boynuma da bu yeminin
simgesi olarak bilezik taktım. Yakınıma gelin size
anlatayım."
Kediye inanan tarla fareleri kedinin etrafinda toplanmış. 0
da farelere neden onlara dokunmayacağı, neden yemin ettiği
üzerine bir sürü yalan uydurmuş.
Sonra da fareler artık yuvalanna dönerken kaşla göz arasında
en arkadakini yakalayıvermiş. Kedinin oyunu böyIe sürmüş
gitmiş. Her gün farelere ahlaklı konuşmalar yapmış,
farelerin inancını geliştirmiş, ama ardından kimseye fark
ettirmeden onlardan birini midesine indirmiş.
Fare halkı araında iki bilge fare de varmış: Udno'yla
Maniko. Her ikisi de çok sevilir ve sayılırmış. Hatta bir
sene önce fare halkının neredeyse yok olacağı o kıtlık
günlerinde Udno ve Maniko'nun yıllardır biriktirdiği bugday
taneleriyle kurtulmuşlarmış. Bir gün fareler Udno'yu
aralannda göremeyince merak etmişler.
Udno ertesi gün de ortaya çıkmamış. Tahmin ettiğiniz gibi
kediye kurban gitmiş, ama fareler daha bunu bilmiyormuş.
Üçüncü gün de Udno ortaya çıkmayınca fareler kendi aralannda
sayım yapmış.
Bir de ne görsünler: Aralannda yüz fare eksikmiş. Tabii bu
işin hınzır kedinin eseri olduğunu hemen anlamışlar. Bir
daha da kedinin yanına yaklaşmamışlar.
İşte hayatı boyunca farelere yardımcı olan bilge Udno'nun
olümü de fare halkının yaranna olmuş.
Noel Baba ve Pof Pof - Bu masal 170
defa okundu.
Pofpof çok üşümüştü. Kar aralıksız
yağıyordu ve sığındığı bu arabanın altında bile hala
soğuktan korunamıyordu. Patilerini gövdesinin altına alsa da
üşümesine bir türlü engel olamıyordu. O sıra birilerinin
arabaya bindiğini işitti ve hemen arabanın altından çıkmak
için hamle yaptı. Hızla kaldırıma çıkıp koştu ve bir
pencerenin pervazına atladı.
Pencere sonuna dek açıktı. Küçük bir
çocuk yatağında uyuyordu. Bir an içeriye girip girmemeyi
düşündü. Hava o kadar soğuktu ki dayanamayacaktı ve ne
olursa olsun deyip pencereden içeriye girdi. Bir şey olursa
diye de açık pencerenin yakınlarında bir yerlerde yatabilmek
için yer aradı. En uygun yer çocuğun yatağının altıydı.
Oda sıcaktı ve sıcağı özlemişti.
Tüylerinin ısınmaya başladığını hissetti ve yavaş yavaş
uykuya daldı. Rüyasında yine annesini ve kardeşlerini
göreceğinden emindi. Birlikte o sıcak yaz gününde
buluşacaklardı.
Pofpof uykusundan bir gürültüyle
uyandı. Önce pencereden kaçmak istedi. Ama geç kalmıştı.
Odaya giren kişi pencerenin yanındaydı. Pofpof odaya girenin
kendisini görmemesi için yatağın altına iyice saklandı.
Odaya giren kişi;
- Pencere açık kalmış. Rüzgardan açıldı
sanırım. Hemen kapatayım, dedi.
O sıra yatağında uyuyan küçük çocuk
odaya girene seslendi :
- Anne?
- Efendim evladım.
- Ne yapıyorsun?
- Pencere açık kalmış. Onu kapatıyorum.
Üşümeyesin diye. Hem sen daha uyu. Yemek saati geldiğinde
seni kaldıracağım.
Küçük çocuk tekrar uykuya daldı. Pofpof
şaşkınlık içindeydi. Pencere kapanmıştı. Şimdi nasıl dışarı
çıkacaktı. Yavaş yavaş odayı araştırmaya başladı. Odanın
kapısı aralıktı ve içeriden ışık geliyordu. Işığın olduğu
yere doğru yavaş yavaş yürüdü. Evin salonu olmalıydı. Bir
kadın ve bir erkek bir sobanın karşısında oturmuşlar
konuşuyorlardı. Pofpof herhalde küçük çocuğun annesi ile
babası olmalılar diye düşündü.
- Nasıl iyi mi durumu, diye sordu adam.
- Daha iyice. İlaçlar iyi geliyor. Ama
çok yorgun, dedi kadın.
- Eee, kolay değil dedi, adam. Neyse ki
kazayı ucuz atlattı. Daha da kötü olabilirdi, dedi adam.
- Evet dedi. Neyse ki sadece küçük
yaralarla kurtardık.
Pofpof kadınla erkeğin konuşmasından
küçük çocuğun ağaçtan düştüğünü öğrendi. Okul çıkışında oyun
oynamak isterken çıktıkları ağaçtan küçük çocuk düşmüştü.
Ama neyse ki yer kar kaplı olduğundan bir yerlere çarpmamış
ama yine de bir kaç yeri çizilmişti. Doktor yaraları için
ilaç vermiş ve dinlenmesini tavsiye etmişti. Pofpof çocuğun
annesi ile babasının konuşmalarına yeniden kulak kabarttı.
- Bugün yılbaşı ve ona bu yıl da hediye
alamadık, dedi kadın.
- Evet. Ama paramız sadece doktora
yetti, dedi adam.
- Ama aileme yardımcı olamadığım için
çok üzülüyorum, dedi adam.
Pofpof tekrar küçük çocuğun odasına
döndü. Küçük çocuk uyuyordu. Bir kolu kocaman bir sargı bezi
ile sarılmıştı. Alnında da küçük küçük çizikler vardı.
Pofpof küçük çocuk için üzüldü. Pofpof küçük çocuğa tam
bakarken, çocuk uyandı. Pofpof hızla yatağın altına
saklandı. Küçük çocuk salona doğru gitti. Pofpof da
çaktırmadan arkasından gitti. Küçük çocuk annesini, babasını
sarılıp öptü. Onlara iyi yıllar diledi. Annesi ve babası da
küçük çocuğu öptü ve onlar da ona iyi bir yıl dilediler.
Küçük çocuk annesi ile babasının kendisine hediye
alamadıklarını biliyordu. Onların hediye alamadıklarından
dolayı üzüldüklerini de biliyordu. O yüzden küçük çocuk
annesi ve babasına “bana ne hediye aldınız?” diye sormadı.
Odasına geri döndü. Üzgün bir şekilde yatağına girdi ve
uyumaya başladı.
Pofpof olanlara çok üzülmüştü. Salona
gidip küçük çocuğun annesine ve babasına baktı. Onlar da çok
üzgündüler. Pofpof bir şeyler yapmak istiyordu. Bu durumu
değiştirmek ve bu üzgün insanları mutlu etmek istiyordu. Ama
nasıl yapacağını bilmiyordu. Pofpof ne yapabileceğini
düşünüp dururken, birden annesinin kendisine anlattığı bir
hikaye aklına geldi. Hikayeye göre Noel Baba yardıma muhtaç
insanları hediyelerle sevindirebilirdi. Noel Baba’nın
hediyeler vererek yardım ettiği çok kişi vardı. Pofpof
“acaba ben de Noel Baba’yı mı çağırsam, gelir mi” diye
düşündü. Ama Noel Baba’nın gerçek olup olmadığını
bilmiyordu. “En iyisi denemek” diye düşündü Pofpof ve kısık
bir sesle “Noel Baba gerçeksen ortaya çık” diye seslenmeye
başladı. Noel Baba’nın kendisini işitebileceğinden emin
değildi. Pofpof beşinci kez “Noel Baba gerçeksen ortaya çık”
diye seslenmeye hazırlanıyordu ki odanın ortasında birden
beyaz bir toz bulutu beliriverdi. Pofpof ne olduğunu
anlamaya çalışırken beyaz toz bulutunun içinden Noel Baba
çıkıverdi.
- Beni sen mi çağırdın, dedi Noel Baba
Pofpof'a dönerek.
Pofpof çok korkmuştu ama hem de çok
sevinmişti. Noel Baba’nın gerçek olmadığını düşünmeye
başlayacakken Noel Baba birden karşısında belirivermişti.
Pofpof zorlukla konuşarak ;
- Evet, ben çağırdım sizi, diyebildi.
- İyi, pekiyi ne istiyorsun, dedi Noel
Baba.
- Hiçbir şey istemiyorum, dedi Pofpof.
- Hiçbir şey istemiyor musun? Ama nasıl
olur herkes benden yılbaşı için bir şey ister, dedi Noel
Baba.
- Pekiyi istenilen şeyler gerçek
olabilir mi, diye sordu Noel Baba’ya Pofpof.
- Benim adım Noel Baba, ben
yüzyıllardır dilekler için hediyeler veririm, dedi Noel Baba
ve ekledi, ama sadece üç tane istekte bulunabilirsin.
Pofpof bir an durdu ve Noel Baba’dan ne
isteyebileceğini düşündü ve karar verdi.
- Tamam, Noel Baba üç tane isteğim var,
dedi Pofpof.
- Seni dinliyorum, Pofpof dedi Noel
Baba.
- Adımı nerden biliyorsun, dedi Pofpof.
- Ben bilirim dedi, gülerek Noel Baba.
- Birinci isteğim, dedi Pofpof, bu
küçük çocuğa güzel bir hediye paketi istiyorum.
- İkinci isteğin nedir, dedi Noel Baba.
- İkinci isteğim, bu küçük çocuğun
babasının iş bulması.
- Hmmm, dedi Noel Baba, başını
sallayarak.
- Üçüncü isteğim ise annem ve
kardeşlerimle birlikte huzur içinde yaşamak, dedi Pofpof.
- Peki şimdi gözlerini kapa dedi, Noel
Baba.
Pofpof gözlerini kapadı. Burnuna çok
güzel kokular geliyordu. Pencerenin açıldığını hissetti.
Sert bir rüzgar odanın içine girdi.
- Şimdi gözlerini açabilirsin, dedi
Noel Baba.
Pofpof gözlerini açtı. Ama Noel Baba’yı
göremedi. Pofpof bir baktı güzel bir sepette annesi ve
kardeşleri ile beraber. Odaya baktı. Küçük çocuğun
odasındaydılar. Birden kapı açıldı. Küçük çocuk elinde bir
tabak dolusu yemekle gelmişti. Küçük çocuk Pofpof’a dönerek
şöyle dedi :
- Off Pofpof gene çok uyumuşsun. Haydi
uyan. Bak annen ve kardeşlerin çoktan uyandı bile ve de
yemeklerini yediler. Sana da çok güzel yemekler getirdim.
Hem bugün babam işten dönerken bana çok güzel bir bisiklet
almış, yılbaşı hediyesi olarak. Yemeğini yedikten sonra sana
onu göstereyim.
kurulup tatlı bir mırıltı ile yaşlı
adamı seyretmeye koyuldu.
POLONYA MASALI
Kafdağı'nın da ötesindeki masal ülkelerinden birinde
harikalar diyarının kraliçesinin bir bebeği olmuş. Harikalar
diyarının koruyucuları olan periler ve periler prensesi
küçük bebeğin beşiğinin etrafına birikmişler.
Kraliçe etrafındaki perilere dönerek şöyle demiş:
"Bu küçük bebeğe en değerli olduğunu düşündüğümüz şeyleri
hediye edin!"
"Sana öyle güzel ve derin mavi gözler armağan ediyorum ki,
gördüğünü anlayacak, seni göreni büyüleyeceksin."
Üçüncü periye gelmiş sıra:
"Selvi boylu olacaksın. Senden daha güzel vücutlu kız
olmayacak bu dünyada."
Dördüncü peri eğilmiş beşiğe:
"Çok zengin olacaksın. Hiç bir sıkıntın olmayacak."
Periler prensesi düşüncelere dalmış:
"İnsanların güzelliği geçicidir.Gözlerin, yüzün, vücudun
güzelliği çiçeklere benzer. Yaşlanınca geçiverir. Zamanla
rüzgar en biçimli palmiyeleri bile çarpıtır. İnsanlar,
kendilerine zenginliğini dağıtmayanlardan nefret eder.
Dağıtırsa kendi fakir olur. Sizin şimdiye kadar bu bebeğe
verdikleriniz çok kalıcı olmadı bence."
"Peki ama başka ne verebilirdik ki?" diye sormuş periler.
"Ben ona iyiliği bırakıyorum" demiş periler prensesi.
"Güneşin ne kadar mükemmel ve sıcak olduğunu bilirsiniz, ama
onun ısıtacak toprağı olmasa sıcak bir kayadan ne farkı
kalır? Kalbin saçtığı iyilik de güneşin ışığı gibidir; hayat
verir. İyiliğin olmadığı güzellik, kokusu olmayan çiçek
gibidir. İyiliğin olmadığı zenginlik bencillikten
farksızdır. İyiliğin olmadığı aşk yok eder, kavurur.
Sizlerin armağanları geçiciydi, iyilik ise kalıcıdır. Sonsuz
bir kuyuya benzer. Ne kadar çok su çekersen, o kadar çok
suyu olur, o kadar bereketli fışkırır. İyilik dünyada tek
tükenmeyen şeydir."
Sonra periler kraliçesi uyuyan bebeğe doğru eğilmiş: