Ana Sayfa Okulumuz Kadromuz Haber-Duyuru Foto-Galeri Öğrenciler İçin Anne-Babalar İçin İletişim
Ara
Bağlantılar
  • Atatürk
  • MEB
  • Malkara Milli Eğitim
  • E-Okul
  • İLSİS
  • Belirli Gün ve Haftalar
  • Ders Destek Merkezi
  • Halk Eğitim Merkezi
  • Tekirdağ Valiliği
  • Malkara Belediyesi
  • TC Kimlik numarası
Meb'den Haberler
Günün Sözü

Ziyaretçi Defteri
Fikir, öneri ve eleştirilerinizi bize ulaştırmak için TIKLAYIN.
Ziyaretçi Sayacı

MASAL

UÇAN AYAKKABI

 

Yürümeyi henüz öğrenmiş bir çocuktu o. Etrafındaki her şey ilgisini çekiyordu. Bir gün araba olmak istiyor; bir başka gün evlerindeki muhabbet kuşunun yerine koyuyordu kendini.

 

Günlerden bir gün evlerine çok güzel ayakkabıları olan bir misafir geldi. Aman Allah’ım, dedi kendi kendine, ne güzel bir ayakkabı. Ne olurdu ben de bir ayakkabı olsaydım da dünyaları dolaşsaydım.

 

Ayakkabıyı hayran hayran seyrederken, dur şunu bir deneyeyim, diyerek  ayağını ayakkabıya uzattı. Ne olduysa o zaman oldu ve ayakkabı minicik yavruyu kucağına alıverdi. Sonra da yumuşak bir sesle sordu: “Beni çok mu beğendin, seni biraz gezdirmemi ister misin?” Çocuk, başıyla evet der demez kendini sokaklarda buldu. Ayakkabı, çocuğa büyük büyük insanların gezdiği yerleri gösterdi. Trafik yüzünden kavga eden insanlara garip garip baktı çocuk.  Hava bu kadar güzel, çevredeki ağaçlar bu kadar yeşilken insanların suratlarını asarak dolaşmalarına bir anlam veremedi. Biraz ileride bir apartmanın bilmem kaçıncı katından atılan bir çöp paketinin altında kalınca ne yapacağını şaşırdı. Avazı çıktığı kadar bağırdı: İmdat, can kurtaran yok mu, adam öldürüyorlar! Onun bu haline katıla katıla gülmeye başlayan ayakkabı, bir silkinişte çöpün altından çıktı ve hızla oradan uzaklaştı.

 

Çocukla ayakkabı, bu şekilde az gittiler, uz gittiler; iki bulut bir yıldız gittiler. Vara vara bir ülkeye vardılar ki orada hiç çocuk yok! Sağa baksan yaşlı bir yıldız, sola baksan yaşlı bir bulut., yukarı baksan yaşlı bir aydede...  Ay, dedi çocuk o zaman, neredeyim ben? Ayakkabı, korkma, gökyüzündeyiz, dediyse de çocuk korkmuştu bir kere. Korkan bir çocuk ne yapar? Ağlar elbette. O da öyle yaptı; hüngür hüngür ağladı. Bir müddet sonra ağlamaktan yorulunca bir ağıt sesi geldi kulağına. Kendi ağlamadığına göre kim ağlıyordu? Ayakkabıya baktı, ağlamak şöyle dursun kıs kıs gülüyordu sanki. Dikkatle dinleyince bu sesin yeryüzünden geldiğini anlamakta gecikmedi. Üstelik bu ses, tanıdık birinin sesine benziyordu.

 

Evet evet, annesinin ağıtları ta göklere ulaşmıştı. Yavrum, diyor da başka bir demiyordu. Çocuk bu sesi tanıyınca yalvarırcasına ayakkabıya baktı. O, zaten bu anı bekliyordu. Yüzündeki muzip gülümsemeyle, çocuğu uçurduğu gibi evlerine bırakıverdi.

 

Misafirler, gitmek için kapıya yaklaşınca çocukla karşılaştılar. Annesi, aferin benim yavruma, büyümüş de misafirlerin ayakkabılarını düzeltiyor, demesin mi? Çocuk, sevinçle annesinin boynuna sarıldı. Artık, sadece bir çocuk olmak istiyordu.

 

 

 

KÜÇÜK DENİZ KIZI


Bir zamanlar denizin derinliklerinde, garip bitkiler, yosunlar, irili ufaklı balıklarla birlikte altı deniz kızı yaşarmış.

İçlerinden en küçüğü ve en güzeli olan deniz kızının en büyük dileği suyun üstüne çıkabilmekmiş. Ama, bunun için on beş yaşına gelmesi gerekiyormuş. İşte o zaman mercan kayaların üstüne oturup, gemileri, ormanları, şehirleri görebilecekmiş.

Yaşını dolduran ablası, suyun üzerine çıkıyormuş. Ama hiçbiri yeryüzünü görmek için onun kadar sabırsızlanmıyormuş. Küçük deniz kızının dünyayı görmesi için daha beş yılı varmış. Ama yeryüzü hakkında söylenenler onun aklından hiç çıkmıyormuş. On beş yaşına giren
ablaları suyun yüzünde rahatça dolaşabiliyorlarmış. Gördüklerini küçük deniz kızına anlatıyorlarmış. Ah ! Küçük kız kardeş nasıl da onları dinliyormuş. Büyük şehirleri, ormanları, şatoları, gemileri gözünde canlandırmaya çalışıyormuş.

Kardeşlerden biri, bir gün suda oynayan çocuklara rastlamış. Onlarla oynamak istemiş. Ama çocuklar korkup, kaçmışlar.

Sonunda beklenen gün gelmiş! Küçük deniz kızı, ''Hoşça kalın!'' demiş ve su yüzüne çıkmış. Hava serin ama deniz sakinmiş. Büyük bir yelkenli de hemen oracıktaymış. Denizciler şarkılar söylüyormuş. Rengarenk ışıklar gemiyi süslüyormuş. Küçük kız, gemiye yaklaşmış. Dalgalar onu yükseltince de yuvarlak pencerelerden içerisini görebilmiş.

İçeride güzel giyimli bir sürü insan varmış. Ama içlerinden en güzeli genç bir prensmiş. Prens, gülen gözleriyle herkesin elini sıkıyormuş. Vakit iyice geç olmuş. Küçük deniz kızı hala prensi seyrediyormuş. Birden uzaklarda şimşekler çakmaya başlamış. Gemiciler bağırıyormuş:

- Fırtına çıktı! Fırtına!..

Gemi dalgalı sularda batıp çıkmaya başlamış. Küçük deniz kızı tehlikeyi sezmiş. O anda da gemi batmış. Prens dalgalarda kaybolmuş. Hayır ! Prens ölmemeli denizin derinliklerine dalmış. Prensi bulunca suyun yüzüne çıkarmış. Gemiden kopan kalaslar ve direkler azgın dalgalara karışıyor küçük deniz kızına zor anlar yaşatıyormuş.

Tahtalar çarpabilir hatta ezilebilirmiş.Ama bunların hiç birini düşünecek durumda değilmiş. Tek düşüncesi prensi azgın dalgalardan kurtarmakmış. Prensin yavaş yavaş bütün gücü tükeniyormuş. Kolları ve bacakları cansız gözleri kapalıymış. Eğer küçük deniz kızı onu kurtarmasa azgın sularda kaybolup gidecekmiş. Prensin başını devamlı suyun üstünde tutmaya çalışmış. Kendini onunla birlikte suyun akışına bırakmış. Epeyce bu şekilde gitmişler. Nihayet kara görünmüş. Gecenin bir vaktinde karaya çıkmışlar. Küçük deniz kızı geceyi prensin başından ayrılmadan geçirmiş.

Sonunda hava aydınlanmış. Yemyeşil kıyıların önünde büyük bir bina yükseliyormuş. Burası eski bir şatoymuş. Bahçesinde portakal ağaçlarıyla palmiyeler varmış. Deniz, küçük bir koydan içerilere uzanıyormuş. Su sakin ama derinmiş. İşte küçük deniz kızı azgın dalgalarla boğuştuğu gecenin, sonunda prensi böyle bir yere getirmeyi başarmış.

Deniz kızı, prensi kıyıya yatırmış. Prens biraz kendine gelir gibi olmuş. Ama gözleri hala kapalı, yüzü ise solgunmuş. Küçük kız onun güzel ve geniş alnını öpmüş. Birden, bir gong sesiyle birçok genç kız bahçeye çıkmış. Küçük deniz kızı, hemen kayanın arkasına saklanmış. Genç kızlar prense yaklaşmışlar. Prens etrafındaki kızlara gülümsüyor, kendisini azgın dalgalardan onların kurtardığını sanıyormuş. Onlara teşekkür etmiş. Deniz kızı, üzüntü içinde denizin derinliklerine geri dönmüş.

Artık küçük kız mutsuz ve düşünceliymiş. Sabah akşam prensi bıraktığı koya gidiyormuş. Fakat prensi göremiyor, eve üzgün dönüyormuş. Tek tesellisi, çiçekli bahçesindeki prense benzeyen mermer heykele bakmakmış. Sonunda dayanamamış. Ablalarına olanları anlatmış. Beş prenses onu prensin şatosuna götürmüşler. Artık deniz kızı, prensin nerede yaşadığını biliyormuş. Her gün onu gizlice görmeye gidiyormuş.

Bir akşam küçük bahçesinde otururken aklına deniz büyücüsüne gitmek gelmiş. "Belki bana yardım eder, akıl verir." Diye düşünmüş. Büyücünün yaşadığı mağaraya kadar yüzmüş.

Burası korkunç bir yermiş. Suyun içinde uzun ve iri su yılanları yüzüyormuş. Büyücü onu görünce korkunç sesiyle demiş ki:

- Ne istediğini biliyorum . Balık kuyruğunu iki bacakla değiştirmek istiyorsun? Tam bir insan olabilmen için sihirli bir şurup hazırlayacağım . Onu kıyıya götürüp, gün dogmadan içeceksin. Kuyruğun eriyecek ve bacak şekline dönüşecek. İnsan kılığına girince de tekrar deniz kızı olamayacaksın, demiş.

- Eğer prens seni sevmez, başkasıyla evlenirse parçalanıp bir köpük haline geleceksin, diye de eklemiş.

Deniz kızı yakışıklı prensi düşünerek:

- Kabul ediyorum, demiş.

- Ama bu sihrime karşılık bana güzel sesini vereceksin. Kabul ediyorsan dilini uzat, onu keseceğim, demiş.

- Kabul, demiş, deniz kızı.

Büyücüden sihirli şişeyi almış. Şişe, küçük deniz kızının elinde bir yıldız gibi parlıyormuş. Korkunç ve karanlık mağaradan hızla uzaklaşmış. Uzaklarda babasının şatosunu görmüş. Şatonun ışıkları sönükmüş. İçeriye girmeye cesaret edememiş. Oysa babasıyla vedalaşmayı çok istiyormuş, ama konuşamazmış. Bir daha görmemek üzere onlardan uzaklaşmış. Bahçelerin olduğu tarafa gitmiş. Kız kardeşlerinin bahçelerinden birer çiçek koparmış. Sonra kardeşlerine binlerce öpücük yollamış. Tüm sevdikleriyle bu şekilde sessizce vedalaşmış. Ve prensine kavuşmak için oradan ayrılmış.

Kıyıya doğru hızla yüzmüş, yüzmüş. Güneş dogmadan kıyıya çıkmış. Büyücünün verdiği sihirli şurubu bir kayanın üzerine oturarak içmiş. Kısa sürede

sihirli şurup etkisini göstermeye başlamış. Vücudu bir bıçakla kesilir gibi olmuş. Her tarafında dayanılmaz ağrılar başlamış. Öyle şiddetli acı çekmeye başlamış ki dayanılır gibi değilmiş. Bu acılara daha fazla dayanamamış. bayılmış. Uzun zaman hareketsiz kalmış. Güneş yavaş yavaş yükselmeye başlarken, küçük deniz kızı uyanmış. Hala bütün vücudunda dayanılmaz acılar duyuyormuş. . Fakat o da ne? Prens orada, yani başında kara kara gözleriyle kendisine bakıyormuş. Tam olarak ayılamadığı için balık kuyruğunun koybolup yerine bacaklarının geldiğini fark edememiş. Prens, üşümesin diye küçük kızın üzerini peleriniyle örtmüş. Küçük deniz kızı yavaş yavaş kendine gelmeye başlamış.

Prens ona kim oldugunu, neden burada bulundugunu sormuş. Fakat küçük deniz kızı o kederli gözleriyle konuşamadan bakmış. Prens, kızı elinden tutup sarayına kadar götürmüş. Küçük deniz kızı, yürürken acı çekiyormuş. Sanki keskin bıçaklar üzerinde yürüyor gibiymiş. Küçük kız, büyük bir sabırla bu işkenceye dayanıyormuş. Ona bu dayanma gücünü prense olan sevgisi veriyormuş.Prensin yanındaki herkes, küçük kızın uçar gibi uyumlu yürüyüşünü hayranlıkla izliyormuş. Çok acı çekse bile, bir tüy gibi hafif adımlarla dolaşıyor, merdivenleri uçar gibi çıkıyormuş.

Gittigi her yerde ondan güzeli yokmuş. Ama o, ne konuşabiliyor de sarkı söyleyebiliyormuş. Orada bulunan diger kızlar prensin ve kral ailesinin önünde sarkı söylemişler. Içlerinden biri digerlerinden daha güzel sarkı söylüyormuş. Prens de onu gülümseyerek alkışlıyormuş.

Küçük deniz kızının içine bir hüzün çökmüş. "Prensin yanında olabilmek için sesimi verdim. Ah! Bunu bir bilse" diye düşünüyormuş. Prens ise onu bir kardeş gibi seviyormuş. Onunla evlenmeyi aklına bile getirmiyormuş. O sırada, prensin komşu ülkenin kralınin kızı ile evlenecegi söylentileri çıkmış.

Kralin kızını istemeye gitmek için de büyük bir gemi hazırlanmış. Herkes gemiye binmiş, komşu ülkeye gitmeye hazırlanıyorlarmış. Küçük deniz kızı da prensle birlikte gemiye binmek üzere hazırlanmış.

Yolda prens ona komşu kralın kızını asla sevemeyecegini söylemiş. "Aslında, beni kurtaran kızı arıyorum," diyormuş. Ertesi sabah gemi limana girmiş. Çanlar çalmış, askerler selam durmuş. Günlerce eglenceler düzenlenmiş. Prenses bir süre sonra ortaya çıkmış. Güzel yüzlü ve zarifmiş. Cana yakın, gözleri gülümsüyormuş.

Prens heyecanla haykırmış:

- Bu sensin! Hayatımı kurtaran genç kız! Prens yanılıyormuş. Ama neye yarar! Küçük deniz kızı yüreginin sızladıgını hissetmiş. Kendisini kurtaranın küçük deniz kızı olabilecegi hiç aklına gelmiyormuş.

Prens, küçük deniz kızına: -Ne kadar mutluyum. Onu bulduguma inanamıyorum. Benim mutlulugum seni de sevindirsin , demiş.

Bu durumda küçük deniz kızı, dügün gecesinin sabahi ölecek ve sonsuza dek köpük olarak kalacakmış.

Dügün büyük bir törenle yapılmış. Küçük deniz kızı gelinin etegini tutuyormuş. Kulakları müzigi duymuyor, hiçbir seyi de görmüyormuş.

Sadece ölüm saatini ve kaybettigi şeyleri düşünüyormuş. Yeni evliler akşam gemiye gelmişler. Geminin ortasına altın islemeli bir çadir kuruluymus. Prens ve prenses burada dinlenecekmiş. Küçük deniz kızı da güvertedeymiş. Düşünüyormuş. Prens için sesini, kaybetmiş, dayanılmaz acılar çekmiş. O ise bütün bunları, çektigi acıları bilmiyormuş.

Güvertenin parmaklıklarına dayanmış aglamaya baslamış. Birden ablalarını görmüş. Ablaları saçlarını kestirmisler. Üzgün görünüyorlarmış.

- Saçlarımızı sabah olunca ölmemen için büyücüye verdik, demişler.

Büyücü, ablalarına bir hançer vermis. Ablalari hançeri küçük kıza uzatıp :

- Bu hançeri güneş dogmadan prensin kalbine sapla. Kanı senin ayaklarını ıslatınca tekrar deniz kızı olabileceksin. Köpük haline gelmeden üç yüz yıl yaşayacaksın. Aman acele et! Gün dogmadan önce ikinizden birinin ölmesi gerek. Prensi öldür ve çabuk gel ! demişler.

Acele etmesi için:

- Unutma güneşin dogmasına bir kaç dakika kaldı. Acele etmelisin. Yoksa sen öleceksin ! diye bagrışıyorlarmış.

Sonra iç çekerek dalgalar içinde koybolmuşlar.

Ama küçük deniz kızı bir türlü sevdigi prense o hançeri saplayamamış. Çok seviyormuş prensi ve onu incitmeye kıyamamış. Ölümü göze almış. Köpük olmayı göze almış. denizdeki köpüklere ve köpük baloncuklara bakarak sormuş:

- Nereye gidecegim şimdi? diye sormus, kendi kendine.

- Gök kızlarının yanına, demiş baloncuklardan biri .Gök kiziarinin yaninda üç yüz yıl insanlar için iyilik yapabilirsen tekrar insan olabilirsin.

Gök kızlarının yanına dogru yükselirken doya doya aglamış. Prense son kez bakıp gülümsemiş.

Diğer baloncuklarla birlikte, geminin üstünden geçen bulutlara dogru hızla yükselmişler.

 

 

 

 

YALANCI KEDİ 


Bir zamanlar Sripur diye bir kentte Sudaryan adında bir kral varmış. Aynı kentte Saharadatta adında bir tüccar da yaşarmış.

Bir gün tüccarın deposundaki yağ kavanozlarından biri açık kalmış. Evin kedisi de bu firsatı kaçırmadan kafasını şişeye sokuvermiş. Kafasını kavanoza sokmuş sokmasına ama bir daha da çıkaramamış.

Telaşa kapılan kedinin çıkardığı gürültüyü ve yakaran miyavlamaları duyan dükkan sahipleri kediyi kurtarmaya çalışmış, ama gayretleri nafileymiş. Kavanoz kedinin kafasından çıkmıyormuş.

Sonunda kediyi kurtarmak için kavanozu kırmaya karar vermişler. Ama kavanozun ağzı kedinin boyununda bir bilezik gibi kalmış. Kavanozdan kurtulan kedi tarlalara doğru koşmaya başlamış.

Kendilerine doğru koşan kediyi gören fareler kaçışmaya başlamış. Kedi onlara şöyle seslenmiş:

"Benden kaçmayın! Ben size zarar vermem! Size dokunmayacağıma dair ant içtim. Bakın boynuma da bu yeminin simgesi olarak bilezik taktım. Yakınıma gelin size anlatayım."

Kediye inanan tarla fareleri kedinin etrafinda toplanmış. 0 da farelere neden onlara dokunmayacağı, neden yemin ettiği üzerine bir sürü yalan uydurmuş.

Sonra da fareler artık yuvalanna dönerken kaşla göz arasında en arkadakini yakalayıvermiş. Kedinin oyunu böyIe sürmüş gitmiş. Her gün farelere ahlaklı konuşmalar yapmış, farelerin inancını geliştirmiş, ama ardından kimseye fark ettirmeden onlardan birini midesine indirmiş.

Fare halkı araında iki bilge fare de varmış: Udno'yla Maniko. Her ikisi de çok sevilir ve sayılırmış. Hatta bir sene önce fare halkının neredeyse yok olacağı o kıtlık günlerinde Udno ve Maniko'nun yıllardır biriktirdiği bugday taneleriyle kurtulmuşlarmış. Bir gün fareler Udno'yu aralannda göremeyince merak etmişler.

Udno ertesi gün de ortaya çıkmamış. Tahmin ettiğiniz gibi kediye kurban gitmiş, ama fareler daha bunu bilmiyormuş. Üçüncü gün de Udno ortaya çıkmayınca fareler kendi aralannda sayım yapmış.

Bir de ne görsünler: Aralannda yüz fare eksikmiş. Tabii bu işin hınzır kedinin eseri olduğunu hemen anlamışlar. Bir daha da kedinin yanına yaklaşmamışlar.

İşte hayatı boyunca farelere yardımcı olan bilge Udno'nun olümü de fare halkının yaranna olmuş.

Noel Baba ve Pof Pof - Bu masal 170 defa okundu.

 

 

Pofpof çok üşümüştü. Kar aralıksız yağıyordu ve sığındığı bu arabanın altında bile hala soğuktan korunamıyordu. Patilerini gövdesinin altına alsa da üşümesine bir türlü engel olamıyordu. O sıra birilerinin arabaya bindiğini işitti ve hemen arabanın altından çıkmak için hamle yaptı. Hızla kaldırıma çıkıp koştu ve bir pencerenin pervazına atladı.

 

Pencere sonuna dek açıktı. Küçük bir çocuk yatağında uyuyordu. Bir an içeriye girip girmemeyi düşündü. Hava o kadar soğuktu ki dayanamayacaktı ve ne olursa olsun deyip pencereden içeriye girdi. Bir şey olursa diye de açık pencerenin yakınlarında bir yerlerde yatabilmek için yer aradı. En uygun yer çocuğun yatağının altıydı.

 

Oda sıcaktı ve sıcağı özlemişti. Tüylerinin ısınmaya başladığını hissetti ve yavaş yavaş uykuya daldı. Rüyasında yine annesini ve kardeşlerini göreceğinden emindi. Birlikte o sıcak yaz gününde buluşacaklardı.

 

Pofpof uykusundan bir gürültüyle uyandı. Önce pencereden kaçmak istedi. Ama geç kalmıştı. Odaya giren kişi pencerenin yanındaydı. Pofpof odaya girenin kendisini görmemesi için yatağın altına iyice saklandı. Odaya giren kişi;

 

- Pencere açık kalmış. Rüzgardan açıldı sanırım. Hemen kapatayım, dedi.

 

O sıra yatağında uyuyan küçük çocuk odaya girene seslendi :

 

- Anne?

 

- Efendim evladım.

 

- Ne yapıyorsun?

 

- Pencere açık kalmış. Onu kapatıyorum. Üşümeyesin diye. Hem sen daha uyu. Yemek saati geldiğinde seni kaldıracağım.

 

Küçük çocuk tekrar uykuya daldı. Pofpof şaşkınlık içindeydi. Pencere kapanmıştı. Şimdi nasıl dışarı çıkacaktı. Yavaş yavaş odayı araştırmaya başladı. Odanın kapısı aralıktı ve içeriden ışık geliyordu. Işığın olduğu yere doğru yavaş yavaş yürüdü. Evin salonu olmalıydı. Bir kadın ve bir erkek bir sobanın karşısında oturmuşlar konuşuyorlardı. Pofpof herhalde küçük çocuğun annesi ile babası olmalılar diye düşündü.

 

- Nasıl iyi mi durumu, diye sordu adam.

 

- Daha iyice. İlaçlar iyi geliyor. Ama çok yorgun, dedi kadın.

 

- Eee, kolay değil dedi, adam. Neyse ki kazayı ucuz atlattı. Daha da kötü olabilirdi, dedi adam.

 

- Evet dedi. Neyse ki sadece küçük yaralarla kurtardık.

 

Pofpof kadınla erkeğin konuşmasından küçük çocuğun ağaçtan düştüğünü öğrendi. Okul çıkışında oyun oynamak isterken çıktıkları ağaçtan küçük çocuk düşmüştü. Ama neyse ki yer kar kaplı olduğundan bir yerlere çarpmamış ama yine de bir kaç yeri çizilmişti. Doktor yaraları için ilaç vermiş ve dinlenmesini tavsiye etmişti. Pofpof çocuğun annesi ile babasının konuşmalarına yeniden kulak kabarttı.

 

- Bugün yılbaşı ve ona bu yıl da hediye alamadık, dedi kadın.

 

- Evet. Ama paramız sadece doktora yetti, dedi adam.

 

- Evet ne yazık ki öyle , dedi kadın.

 

- Uzun süredir iş bulamadım, dedi adam.

 

- Biliyorum, üzme canını, umarım yakında bulursun, dedi kadın.

 

- Ama aileme yardımcı olamadığım için çok üzülüyorum, dedi adam.

 

Pofpof tekrar küçük çocuğun odasına döndü. Küçük çocuk uyuyordu. Bir kolu kocaman bir sargı bezi ile sarılmıştı. Alnında da küçük küçük çizikler vardı. Pofpof küçük çocuk için üzüldü. Pofpof küçük çocuğa tam bakarken, çocuk uyandı. Pofpof hızla yatağın altına saklandı. Küçük çocuk salona doğru gitti. Pofpof da çaktırmadan arkasından gitti. Küçük çocuk annesini, babasını sarılıp öptü. Onlara iyi yıllar diledi. Annesi ve babası da küçük çocuğu öptü ve onlar da ona iyi bir yıl dilediler. Küçük çocuk annesi ile babasının kendisine hediye alamadıklarını biliyordu. Onların hediye alamadıklarından dolayı üzüldüklerini de biliyordu. O yüzden küçük çocuk annesi ve babasına “bana ne hediye aldınız?” diye sormadı. Odasına geri döndü. Üzgün bir şekilde yatağına girdi ve uyumaya başladı.

 

 

 

Pofpof olanlara çok üzülmüştü. Salona gidip küçük çocuğun annesine ve babasına baktı. Onlar da çok üzgündüler. Pofpof bir şeyler yapmak istiyordu. Bu durumu değiştirmek ve bu üzgün insanları mutlu etmek istiyordu. Ama nasıl yapacağını bilmiyordu. Pofpof ne yapabileceğini düşünüp dururken, birden annesinin kendisine anlattığı bir hikaye aklına geldi. Hikayeye göre Noel Baba yardıma muhtaç insanları hediyelerle sevindirebilirdi. Noel Baba’nın hediyeler vererek yardım ettiği çok kişi vardı. Pofpof “acaba ben de Noel Baba’yı mı çağırsam, gelir mi” diye düşündü. Ama Noel Baba’nın gerçek olup olmadığını bilmiyordu. “En iyisi denemek” diye düşündü Pofpof ve kısık bir sesle “Noel Baba gerçeksen ortaya çık” diye seslenmeye başladı. Noel Baba’nın kendisini işitebileceğinden emin değildi. Pofpof beşinci kez “Noel Baba gerçeksen ortaya çık” diye seslenmeye hazırlanıyordu ki odanın ortasında birden beyaz bir toz bulutu beliriverdi. Pofpof ne olduğunu anlamaya çalışırken beyaz toz bulutunun içinden Noel Baba çıkıverdi.

 

- Beni sen mi çağırdın, dedi Noel Baba Pofpof'a dönerek.

 

Pofpof çok korkmuştu ama hem de çok sevinmişti. Noel Baba’nın gerçek olmadığını düşünmeye başlayacakken Noel Baba birden karşısında belirivermişti. Pofpof zorlukla konuşarak ;

 

- Evet, ben çağırdım sizi, diyebildi.

 

- İyi, pekiyi ne istiyorsun, dedi Noel Baba.

 

- Hiçbir şey istemiyorum, dedi Pofpof.

 

- Hiçbir şey istemiyor musun? Ama nasıl olur herkes benden yılbaşı için bir şey ister, dedi Noel Baba.

 

- Pekiyi istenilen şeyler gerçek olabilir mi, diye sordu Noel Baba’ya Pofpof.

 

- Benim adım Noel Baba, ben yüzyıllardır dilekler için hediyeler veririm, dedi Noel Baba ve ekledi, ama sadece üç tane istekte bulunabilirsin.

 

 

 

Pofpof bir an durdu ve Noel Baba’dan ne isteyebileceğini düşündü ve karar verdi.

 

- Tamam, Noel Baba üç tane isteğim var, dedi Pofpof.

 

- Seni dinliyorum, Pofpof dedi Noel Baba.

 

- Adımı nerden biliyorsun, dedi Pofpof.

 

- Ben bilirim dedi, gülerek Noel Baba.

 

- Birinci isteğim, dedi Pofpof, bu küçük çocuğa güzel bir hediye paketi istiyorum.

 

- İkinci isteğin nedir, dedi Noel Baba.

 

- İkinci isteğim, bu küçük çocuğun babasının iş bulması.

 

- Hmmm, dedi Noel Baba, başını sallayarak.

 

- Üçüncü isteğim ise annem ve kardeşlerimle birlikte huzur içinde yaşamak, dedi Pofpof.

 

- Peki şimdi gözlerini kapa dedi, Noel Baba.

 

Pofpof gözlerini kapadı. Burnuna çok güzel kokular geliyordu. Pencerenin açıldığını hissetti. Sert bir rüzgar odanın içine girdi.

 

- Şimdi gözlerini açabilirsin, dedi Noel Baba.

 

Pofpof gözlerini açtı. Ama Noel Baba’yı göremedi. Pofpof bir baktı güzel bir sepette annesi ve kardeşleri ile beraber. Odaya baktı. Küçük çocuğun odasındaydılar. Birden kapı açıldı. Küçük çocuk elinde bir tabak dolusu yemekle gelmişti. Küçük çocuk Pofpof’a dönerek şöyle dedi :

 

- Off Pofpof gene çok uyumuşsun. Haydi uyan. Bak annen ve kardeşlerin çoktan uyandı bile ve de yemeklerini yediler. Sana da çok güzel yemekler getirdim. Hem bugün babam işten dönerken bana çok güzel bir bisiklet almış, yılbaşı hediyesi olarak. Yemeğini yedikten sonra sana onu göstereyim.

 

kurulup tatlı bir mırıltı ile yaşlı adamı seyretmeye koyuldu.

 

POLONYA MASALI

 

 

Kafdağı'nın da ötesindeki masal ülkelerinden birinde harikalar diyarının kraliçesinin bir bebeği olmuş. Harikalar diyarının koruyucuları olan periler ve periler prensesi küçük bebeğin beşiğinin etrafına birikmişler.

 

Kraliçe etrafındaki perilere dönerek şöyle demiş:

 

"Bu küçük bebeğe en değerli olduğunu düşündüğümüz şeyleri hediye edin!"

Birinci peri uyuyan bebeğe eğilip şöyle demiş:

"Ben sihirli gücümle sana, görenin hayran kalacağı güzellik armağan ediyorum. Göz kamaştıracaksın!"

İkinci peri şöyle demiş:

"Sana öyle güzel ve derin mavi gözler armağan ediyorum ki, gördüğünü anlayacak, seni göreni büyüleyeceksin."

Üçüncü periye gelmiş sıra:

"Selvi boylu olacaksın. Senden daha güzel vücutlu kız olmayacak bu dünyada."

Dördüncü peri eğilmiş beşiğe:

"Çok zengin olacaksın. Hiç bir sıkıntın olmayacak."

Periler prensesi düşüncelere dalmış:

"İnsanların güzelliği geçicidir.Gözlerin, yüzün, vücudun güzelliği çiçeklere benzer. Yaşlanınca geçiverir. Zamanla rüzgar en biçimli palmiyeleri bile çarpıtır. İnsanlar, kendilerine zenginliğini dağıtmayanlardan nefret eder. Dağıtırsa kendi fakir olur. Sizin şimdiye kadar bu bebeğe verdikleriniz çok kalıcı olmadı bence."

"Peki ama başka ne verebilirdik ki?" diye sormuş periler.

 

"Ben ona iyiliği bırakıyorum" demiş periler prensesi. "Güneşin ne kadar mükemmel ve sıcak olduğunu bilirsiniz, ama onun ısıtacak toprağı olmasa sıcak bir kayadan ne farkı kalır? Kalbin saçtığı iyilik de güneşin ışığı gibidir; hayat verir. İyiliğin olmadığı güzellik, kokusu olmayan çiçek gibidir. İyiliğin olmadığı zenginlik bencillikten farksızdır. İyiliğin olmadığı aşk yok eder, kavurur. Sizlerin armağanları geçiciydi, iyilik ise kalıcıdır. Sonsuz bir kuyuya benzer. Ne kadar çok su çekersen, o kadar çok suyu olur, o kadar bereketli fışkırır. İyilik dünyada tek tükenmeyen şeydir."

 

Sonra periler kraliçesi uyuyan bebeğe doğru eğilmiş:

 

"Kalbin sıcak olsun, küçük bebek,iyi ol!"

 

 

bagis     kizlar    destek     yasasin    sigara    e-okul  egitim.gov.tr     sehitler      acilcozum
Ana Sayfa | Okulumuz | Kadromuz | Haber-Duyuru | Foto-Galeri | Öğrenciler İçin | Anne-Babalar İçin | İletişim
©2008 T.C. MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI - TEKİRDAĞ Malkara Atatürk İlköğretim Okulu. Tüm hakları saklıdır.
Tel: 427 17 62 - 427 17 64 Faks: 0 (312) 223 87 36 E-Posta:399441@meb.k12.tr